Almanya
‘20li yılların “kükreyen” Amerika’sını dize getiren, Amerika’nın
çehresini değiştiren 1929 Krizi ve onu izleyen Büyük Çöküntü
gezegenimizin en büyük ekonomik buhranı olmakla kalmadı, bir de
“faşizm” namındaki uğursuz uygulamayı sardı dünyanın başına. Büyük
Çöküntü’den olmasaydı, Almanlar Hitler’e mahkûm kalmayabilirlerdi.
(Deutschland, Deutschland über alles!!!)
Almanya, Amerika’dan çok farklı bir ülkeydi. Amerika, dünyanın
demokratik bir anayasa ile kurulan ilk devleti, Almanya ise 1918’e
kadar bir imparatorluk. II. Wilhelm ve onun ünlü şansölyesi
mutlakiyetçi-muhafazakâr Bismarck tarafından özenle yönetilen bir
imparatorluk.
İki ülke arasında ciddi anlayış ve görenek farkları vardı. Örneğin,
Başkan Roosevelt’in 1933-37 yılları arasında uyguladığı New Deal
programına kadar Amerika’da siyasi güç, özel sektörün tekelindeydi;
hükümeti sanayiciler ve işadamları yönlendirirdi. Washington’un ekonomi
yönetimine ağırlığını koyması Büyük Çöküntü’den sonra. Oysa Berlin...
Berlin, başkent olduğu 1871’den itibaren, II. Reich’ın siyasi ve
iktisadi merkezi. Alman ticaret ve bankacılığının beşiği. Ayrıca, Alman
milliyetçiliğinin, Alman aydınlarının en önemli entelektüel kalesi.
Amerikan halkı başından beri liberal kapitalizme, “laissez faire”e,
yani “devlet ekonomiye müdahale etmesin” öğretisine inanmış bir halktı.
Eğitimden, emniyete kadar ne yapılacaksa biz kendimiz yaparız diyen bir
halk. Almanlar ise, liberalizmden komünizme kadar hemen her ekonomik
sistemi tartışan, hemen her ekonomik sistemi benimsemeye hazır
kesimlere bölünmüş bir halk. Büyük düşünürler ülkesi. Karl Marx’ın
vatanı Almanya. Friedrich Engels’inki de öyle.
1916-1922 yılları arasında sanatta ve edebiyatta hakim olan “Dadaist”
akım o kuşağın imparatorluk kültürüne duyduğu nefreti simgeler.
Dadaistler, “burjuva” dedikleri sanata duydukları nefreti eserlerinde
geleneksel kuralları çiğneyerek belirtmeye çalıştılar. Deyiş yerindeyse
putları kırıyorlardı. Teorik akıl hocaları Karl Korsch’tı. Yirmili
yılların önde gelen Alman marksisti, Karl Korsch. Aynı yıllarda
Amerikalılar caz dinliyorlar, borsa ile yatıp borsa ile kalkıyorlardı.
Alman geleneği ekonominin merkezden yönetilmesine yatkındı. Farklı
ölçülerde olmakla birlikte bu, Bismarck’ın 2. Reich’ında da böyle
olmuştu, onu izleyen Weimar Cumhuriyetinde de, Hitlerin nazi rejiminde
de. Yine Amerika’dan farklı olarak, Almanya’da demiryolları, posta,
telefon-telegraf ve enerji kuruluşları devlete aitti. Gaz, su gibi kamu
hizmetleri gören şirketler de öyle. “Belediye sosyalizmi” denilen bir
sistem yaygındı. Bir şehir ya da eyalet yönetimi reel üretime
katılabiliyor, meselâ madencilik yapabiliyordu. Meselâ, Alman ulusal
bankası Reischbank, şahıs malıydı ancak başkanı ve yönetim kurulu
üyelerini imparatorun bizzat kendisi atıyordu. Şirket sahiplerinin
yönetimde söz hakkı yoktu.
Öte yandan, ekonominin merkezden yönetilmesinin yararları da var,
zararları da. Yararlarından birisi kriz dönemlerinde kaynakların hızla
harekete geçirilebilmesini mümkün kılması, ikincisi, dev yatırım
projelerini devreye sokarak işsizliği kısa zamanda önleyebilmesi.
Zararları ise merkezden verilen kararların çoğu kez politik
mülahazalarla, ekonomik olmayan kriterlere göre verilmesi, kaynakların
doğru kullanılmaması, ziyan edilmesi.
Alman geleneği ekonomik kaynakların ulusal çıkarları koruyacak şekilde
yönlendirilmesi şeklindeydi. Almanya, dünyanın en büyüğü, en güçlüsü
olmak hususunda ta 1.Reich’tan yani Kutsal Roma Germen
İmparatorluğu’ndan itibaren iddialıydı. Oysa, Amerika’nın dünya
liderliğine soyunması adeta kerhendir. O yıllarda Amerikalılar iki
büyük okyanus tarafından korunan ülkelerinde “Eski Dünya”ya, Avrupa’ya
yani, bulaşmadan yaşamak isteyen bir halktılar. Çocuklarını deniz aşırı
ülkelere savaşmaya yollamaları gereğine çok zor ikna edilen bir halk.
Almanya ise herzaman “Eski Dünya”nın şefi olmak istedi. Ancak bu
iddiasını fiiliyata dökmesi 1870lerden sonra.
1871 Almanya için çok önemli bir tarih. Kayzer Wilhelm, bu tarihte
tahta çıktı. Berlin, bu tarihte başkent ilân edildi. Konumuzla doğrudan
bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Charles Darwin’in “The Descent
of Man” İnsanın Alçalışı isimli kitabı 1871’de yayınlandı. İlerki
yıllarda bu kitap Alman ırkçılığının gerekçesi olarak kullanıldı.
“Aryan” halklarının doğal üstünlüğü, sarı-saçlı mavi gözlü kuzeyli
kahramanların Batı medeniyetinin yenilmez bekçileri olarak sunulması,
vs.vs... Bu sapkınlığa Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında aklı başında
bilinen pek çok yazar revaç verdi. Count Gobineau, Houston Chamberlain,
Hans Gunther, hatta Yahudi Alfred Rosenberg. Irkçılığın halk arasında
yaygınlaşması 1910-1920 arasındaki on yılda. Esas itibariyle etnik bir
mozaikten oluşan Almanya’nın keskin milliyetçiliği böylece
“bilimselleştirilmiş” oldu.
Almanya sanayileşmeye İngiltere’den çok daha sonra, 1870’lerde başladı.
Buna karşın, II.Wilhem’in ve Bismarck’ın idaresinde hızla yol aldı.
1910 yılına geldiğinde İngiltere’nin iki katı çelik üretiyordu.
İngiliz-Alman teknolojik rekabetinin kökenleri de o yıllara uzanır.
Hatta, ortada dolaşan bir fıkraya göre, Almanlara marifetlerini
göstermek isteyen İngilizler saç teli inceliğinde bir çelik parçası
gönderirler. Almanlar’ın İngilizler’e cevabı saç inceliğindeki bu tele
bir delik açmaktır!
Çelik demiryolları yapımında kullanıldı... demiryolları, güçlü bir
ticaret filosu, makinalar... ve tabii silah ve cephane. Almanya kısa
sürede dünyanın en iyisi olarak anılmaya başladı.
Mükemmel bir yüksek öğretim sistemi, Alman bilim ve teknolojisinin
sırrı buydu. Üniversiteler, teknik okullar araştırdı, sanayi uyguladı.
Elektrik ve kimya endüstrisi Almanya’nın en çok gurur duyduğu iki
sektördü. Werner von Siemens ve Emil Rathenau ikilisi ülkeyi bir baştan
bir başa aydınlattılar. Geniş bir tramvay ağı kuruldu. I.G. Farben
kimya endüstrisinin en önde gelen ismi oldu.
Almanya’nın ekonomik kalkınmasının çok önemli bir diğer unsuru Alman
bankacılık sistemi. Amerikan ve hatta İngiliz bankalarından farklı
olarak, Alman bankalarının kuruluş amaçları endüstriye finansman
sağlamaktı, kamuya kredi açmak değil. Bankalar sahip oldukları hisse
senetleri ve bonolar aracılığı ile sanayi kuruluşlarına ortaktılar.
Birbirlerinin yönetim kurullarına katıldıklarından, işletmede de söz
sahibiydiler. Günümüzdeki holdingler gibi. Ancak o yıllarda bu durum,
Almanya’ya özgü bir işleyişti.
Yine Amerika’dan farklı olarak, Alman bankaları yasalara tabidiler.
Amerika’da Büyük Krizle sonuçlanan yolda günde iki banka batıyordu.
Almanya’da böyle bir şey yaşanmadı. Tersine, Alman bankaları birleşerek
büyüdüler. “D” bankaları olarak bilinen iki ünlü banka, Deutsche Bank
ile Disconto Gesellschaft 1929 birleşti. 1931’de Dresdner Bank,
Darmstadter Bankasını satın aldı. Böylece sadece yarım düzine bankadan
oluşan bir tekel oluştu. Bunu endüstri kuruluşlarının yatay ve dikey
birleşmeleri izledi. Sosyalizmin ünlü “finans kapital” kavramı, Alman
bankacılığında ve endüstrisinde görünen bu uygulamadan gelir.
Alman bankaları , ticaretin, özellikle de ihracaatın gelişmesinde büyük
rol oynadılar. Yirminci yüzyılın başında, Almanya ihracaatta dünya
ikincisiydi. Alman sanayi ürünleri toplam ihracaatın yüzde 63’ünü
teşkil ediyordu. Alman bankları Avrupa, İngiltere ve Amerika’da
açtıkları şubelerle o ülkelerdeki demiryollarını finanse ettiler. Alman
sermayesi ayrıca Latin Amerika, Orta ve Uzak Doğu Asya, Balkanlar –
özellikle de Romanya ve Türkiye - ile Kuzey Afrika’ya yayıldı. Almanya,
sermaye ihraç eden bir ülke oldu.
1912 itibariyle Almanya’nın dış ülkelere yaptığı yatırım 30 milyar
mark! Bu meblağın sadece %2’si Alman sömürgelerindeydi. Bu bağlamda
Alman kolonileri Alman endüstrisinin kuruluşunda önemli bir kaynak
teşkil etmedi.Korumacılık politikası güdülüyordu ama Alman
İmparatorluğunun gözalıcı kalkınmasını gümrük duvarlarına bağlamak
yanlış olur. Öte yandan, batı ülkelerinde rastladığımız kartelleşme
Almanya’da da vardı. Karteller gümrük duvarlarından yararlanarak
fiyatları iç pazarda yüksek tutuyorlar, yabancı pazarlarını ele
geçirmek için ihrac mallarını ucuzlatıyorlardı.
Ekonomideki büyük gelişme yaşamın diğer alanlarına sıçramakta
gecikmedi. Örneğin, sinema. 1920-1932 yılları Alman sinemasının Altın
Yılları olarak geçti. “Metropolis,” “Nosferatu,” “Das Cabinet des Dr.
Caligari,” gibi sessiz filmler geleceğin yapıtlarının öncüsü
sayıldılar. Holywood’un, ses tekniğini, ışıklandırmayı, set düzenini
hatta senaryo uslübunu Almanlardan aldığı ve geliştirdiği söylenir.
Ernst Lubitsch, Billy Wilder gibi ünlü yönetmenler Alman asıllıydılar.
Dünya çapında büyük dört romancının yazı hayatına katılışları da bu
döneme rastlar. Heinrich ve Thomas Mann kardeşler. Herman Hesse ve J.
Wasserman. Heinrich Mann’ın “Profesör Unrat”ı sonraki yıllarda “Mavi
Melek” filmine konu olan roman. Efsane kadın Marlene Dietrich’in
oynadığı Mavi Melek 1930 Nisanında Berlin’de gösterime girdiğinde yer
yerinden oynamıştı.
Heinrich’in kardeşi 1875 doğumlu Thomas Mann, 20.yüzyılın en büyük
Alman yazarı olarak bilinir. 1929 Nobel ödülü sahibidir. Nasyonel
sosyalizm karşıtı. ‘33’de ülkesini terketmek zorunda kaldı, 1944’de
Amerikan vatandaşı oldu. Doktor Faust gibi en iyi bilinen eserlerinden
bazılarını Los Angeles de yazdı... Sonra 1895 doğumlu bir kült yazar ve
şair: Hermann Hesse. Olağanüstü romanları, Rosshalde, Siddhartha,
Steppenwolf, 1914-1922 yılları arasında geldi. 1946 nobel ödülü aldı.
Hesse’nin psikolojiye ve tasavvufi konulara duyduğu derin ilgi, Carl
Jung’un dikkatini çekti. Jung ile Hesse psikoanaliz seanslarında bir
araya geldiler. Simund Freud ve Carl Jung malûm dönemin en ünlü
psikologları... Sonra 1898 doğumlu Berthold Brecht var. Brecht,
tiyatroyu sosyalist amaçlar doğrultusunda toplumsal ve ideolojik forum
gibi kullanmayı başaran ünlü epik tiyatro yazarı. Ayrıca şair. Cesaret
Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi Brech’in ülkemizde en iyi
bilinen eserlerinden ikisi... Sonra bir başka 1875 doğumlu, Rainer
Maria Rilke, modern Almanya’nın en büyük lirik şairi. Heykeltraş
Rodin’in dostu ve sekreteri. Rusya’nın geniş topraklarına aşıktı.
Büyük düşünürler, büyük yazarlar, büyük filozoflar, müzisyenler,
sanatçılar...Bünyesinde bunca dehayı barındıran Almanya’nın toplumsal
ve siyasi sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözebilmeleri beklenirdi.
Ama olmadı. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilgi
izin vermedi.
Birinci Dünya Savaşının neredeyse bir tesadüf sayılabilecek dış sebebi
malum arşidük Ferdinant’ın Saraybosna’da öldürülmesi ve bunun üzerine
Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesidir.
Avusturya-Macaristan Almanya’nın, Sırbistan Rusya’nın kadim
müttefikleridirler. Olay, iki büyük devleti karşı karşıya getirir.
Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açar.
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD savaşı başlangıçta destekledi.
Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Savaş
yayıldıkça yayıldı, uzadıkça, uzadı. İşçilerin, özellikle de maden
işçilerinin silâh altına alınmak zorunda kalınılması üretimin düşmesine
neden oldu. Ambargo durumu daha da zorlaştırdı. 1917’de ciddi bir
yiyecek sıkıntısı başgösterdi. Aynı yılın sonlarında Berlin’de grevler
başladı. Muhalifler, fetih hırsının hükümetin gözlerini kör,
kulaklarını sağır ettiğini söyleyerek harekete geçtiler. Cephe
gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçilerle birlikte isyan
ettiler. Kiel’de, Hamburg’da, Berlin’de, Orta Almanya’da hatta
Münich’te Rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Hükümet tüm
gücüyle yüklenmesine karşın, sonuç alamadı.
1918 sonbaharındaki askeri bozgunlar, ülkenin istilasının çok
yaklaşması İmparator’un tahtını bırakmasıyla sonuçlandı. William,
Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar başa geçtiler. İktidarı
bulan sosyal demokratlar Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs
birliğini Kanlı Hafta diye bilinen 6-11 Ocak, 1919’da tasfiye etti.
Aynı günlerde kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen ve
çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak
cumhurbaşkanını seçti. Aynı yıl tek meclisli –Reichstag- bir parlamento
rejimi kuran anayasa oylandı. Bu anayasaya göre cumhurbaşkanı doğrudan
halk tarafından seçiliyordu ve geniş yetkileri haizdi.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamında
gerçekleşti. 28 Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları
çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım
arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin
%26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü
kaybetti. Alsas Loren ve Yukarı Silesyada kurulu iletişim sistemleri
gitti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular.
Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda
bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre
1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
1919 yılında Mark, savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den
itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri
enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bir
nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan
kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından
aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı
durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun
hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı
ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Sanayiciler savaş tazminaları ödemelerinden yan çizilmesi konusunda
Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi
için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine
gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu.
Almanya’nın savaş tazminatı ödemekten kaçınmasıyla durum ağırlaştı,
sonuçta Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr
madenlerinde çalışan işçiler greve giderek direndiler. Ancak, bu
direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren
ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı – sahiden saat baş! - arttığı eşi görülmemiş bir
enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir
el arabası dolusu para götürüyorlardı.
Alman ekonomisi tamamen çökmüştü.
8. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN BİR BAŞKA SONUCU
Hitler
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD, ülkelerinin Birinci Dünya
Savaşına girmesini destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı
ama öyle olmadı. Ağır ve kesin bir yenilgiye uğradılar. 1918
sonbaharında İmparator tahtını bıraktı, Hollanda’ya sürgüne gitti,
Sosyal Demokratlar iktidara geçtiler. İktidarı bulan sosyal
demokratların ilk icraatlarından biri, Partinin ihtilalci sol kanadı
Spartaküs birliğini tasfiye etmek oldu. Ocak, 1919’da çoğunluğu
sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını
seçti.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet
ortamındadır. Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları
çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım
arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin
%26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü
kaybetti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el
koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek
zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir
araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat
ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
Alman Markı savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren
değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri
enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bunun
bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin
“enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez
bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı
ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun
hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı
ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Sanayiciler savaş tazminatlarını ödememesi konusunda Hükümete tam
destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması
şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu. Baktı olmuyor,
Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde
çalışan işçiler işgale greve gitmek suretiyle direndiler. Ancak, bu
direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren
ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı.
Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu
para götürüyorlardı. Alman ekonomisi tamamen çökmüştü. Sosyalist Maliye
Bakanı Hilferding Ağustos 1923’de “çavdar” bitkisinin değerini esas
alan yeni bir para birimi, çavdar-parası, çıkardı. Üç ay sonra
çavdar-parasının yerini Rentenmark aldı.
“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz.
Rentenmark’ın karşılığı olarak ülkenin mülk ve sanayi kaynakları
üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Adı da zaten buradan geliyor.
Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir
trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!
Ama durdurmayı başardılar. Almanya’nın en yetenekli politikacılarından
birisi olan Gustav Stressman, maliye bakanı ve merkez bankası başkanı
ile elele verdi. Enflasyon düştü, 1924’de altın esasına dayalı
Reichsmark çıktı. Alman markı bundan böyle çavdarı değil altını esas
alacaktı.
Stressman, Almanya’nın batılı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye
çalıştı. Kapanan kredi musluklarını açtı. Savaş tazminatı ödemelerinin
daha makul bir düzeylere çekilmesini sağladı. Alman ekonomisi nefes
almış, dengesini bulmak üzereymiş gibi dururken, buyurun, Kara
Perşembe! Hiç beklenmedik bir şey oldu, New York Borsası çöktü!
1929 Krizi Almanya’ya anında sıçradı – çünkü, Alman sanayi ihracatla ayakta duruyordu ve ihracat kesilince, sanayi durdu.
Büyük Çöküntü, sakinleşmiş gibi duran Alman siyasetini yeniden
radikalleştirdi. Almanya’da o kadar çok siyasi parti ortaya çıktı ki,
parlamenter bir hükümet kurmak düpedüz imkansızlaştı. Koalisyon şöyle
dursun, Reichstag’da, yani Alman parlamentosunda, iki kişi bir araya
gelip tek bir ortak karar alamıyor gibiydi. 1930’dan itibaren hükümet
ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yürütmek durumunda kaldı.
Siyasi kaos bir süre komünistlerin işine yarar gibi göründü, ama
kargaşadan esas faydalanan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi oldu.
Şansölye Brünning ekonomik krizle, işsizlikle uğraşadursun Naziler, bir
yandan olmadık radikal çözümler önerirlerken, öte yandan da Almanların
milli duygularına hitap eden söylemler geliştiriyorlardı. Savaş
mağlubiyetinin ve ekonomik krizin faturasını “çözülmüş” gruplar
dedikleri, komünistlere, yahudilere, hatta çingenelere çıkartan -
“milliyetçi” demeye dilim varmıyor, çünkü biz Türkler “milliyetçilik”in
böylesini hiç bilmeyiz - “ırkçı” söylemler. Öyle abarttılar ki, müziğin
bile Almanya’ya uygun olanı, olmayanı oraya çıktı!
Hitler’e ve ikinci adamı Goebbels’e göre “iyi” Alman müziğini üç adam
yapardı: Ludwig van Beethoven, Richard Wagner, and Anton Bruckner.
Beethoven yaşasaydı ne derdi bilinmez ama Hitler’e göre “ruhu
itibariyle kahraman bir Alman”olan Beethoven, kendisinin manevi
yoldaşıydı. Ama Richard Wagner kadar olmasın! Wagner’in müziğini –
özellikle Tristan’ı - notlarını savaşta sırtçantasında taşıyacak kadar
yüceltmişti. Nitekim sonraki yıllarda Wagner nazi toplantılarının fon
müziği oldu. Bunda bestekârın “Müzikte Yahudilik” isimli risalesinin
katkısı olduğu muhakkak. O risalesinde Wagner, Yahudilerin Almanların
müzik zevkini nasıl zehirlediklerini anlatıyordu. Sonra iyi tanıdığımız
bir isim: ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan. Von Karajan, Nazi
partisi üyesiydi. Daha iyi mevkilere gelmek için olduğu söylenir. Ve
tabii, Reichsmusikkammer - Reisch Müzik Odası - başkanı da Richard
Strauss!
Şansölye Brünning krizden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Yeni
vergiler ihdas etti, buna rağmen hazine gelirleri %30 düştü. Bütçe
açığı dört milyar markı bulunca, devlet harcamalarında tasarrufa
gidildi, memurlarının maaşları ve emekli ödemeleri azaltıldı. Bu arada
kendi işsizlik sorunlarıyla uğraşan Amerika, yanlış bir kararla
sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçip, Alman mallarına
kapanınca, Brünning’in kemer sıkma politikaları da boşa gitmiş oldu.
Şimdi buradan bakınca... Brünning sıkı para politikasını terketmeli,
radikal çözümlere yönelmeliymiş. Ancak, Amerikan başkanları Hoover ve
Roosevelt gibi Şansölye Brünning de kriz yönetiminde deneyimsizdi.
Klasik iktisat teorilerini uyguluyordu, oysa Keynes’in ileri sürdüğü
gibi klasik iktisat teorileri ekonomik çöküntü durumlarında işlemiyordu.
Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz
asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa
ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet
harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki
olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun
olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa
devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre,
durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli
bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir
olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da
olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o
zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır,
kısa vadede değil, diyordu Keynes.
Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda
yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye
gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine
inanmamıştı, Brünning de öyle. Ve tabii Almanlar 1923’de yaşadıkları
korkunç enflasyonu unutamıyordı. Sıkı para politikasına razı
olmalarının bir nedeni de buydu. Ama sıkı para politikası işsizliği
azaltmıyordu. Roosevelt’in Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için
İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekmişti. Brünning’in sandalyesini
Hitler’e bırakması gerekti.
1932’de parlamentodaki en çok koltuk nazilerindi. Gerek generaller
gerekse sağcı politikacılar, düzeni bir tek Nazilerin sağlayacağını
söylüyorlardı. Sonunda, 1933’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ikna
edildi. Brünning’i gönderildi, yerine Hitler’i şansölyeliğe getirdi.
Şimdi... Kapitalizm ile ekonominin bürokratikleştirilmesinin özde
çakışmayacağı, bir arada yürümeyeceği yaygın bir kanıdır. Ama derler
ki, bu doğru olsaydı, Hitler rejiminin kapitalizmin sonunu getirmesi
gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tersine, 1933 sonrası meydana gelen
gelişmeler kapitalizmle bürokrasinin birbirlerini pek güzel
tamamladıklarını gösterdi. Hitler Almanyasında özel mülkiyete
dokunulmadı ancak kullanım kesin olarak yönlendirildi. Diğer bir
deyişle, özel mülkiyet kaldı, serbest piyasa ortadan kalktı.
Ağır sanayinin hareket alanı Nazi rejimin iç ve dış politikalarını
etkileyemeyecek şekilde kısıtlandı. Endüstri çok daha küçük ve
birbirlerine bağlı bir grup tarafından yönetildi.
Bu bağlamda Nazi ekonomisinin siyasi iradeyle uzlaşan bir takım tekelci
sanayicilerin hakimiyetine geçtiğini söyleyebiliriz. Hitler
kapitalistleri, kapitalistler Hitler’i kullandılar.
Hitler benzeri bir ilişkiyi Junker’lerle de geliştirdi. Junker’ler dediğim, Alman toprak ağaları.
Naziler güvenebilecekleri yeni bir ağa sınıfı yaratmaya giriştiler.
700,000 çiftçiden oluşan güçlü bir ordu kurdular. Junkerlerin
arazilerine ipotek konamıyordu. Arazilerini istedikleri kadar büyütme
hakkına sahiptiler. Ayrıca, ürünlerinin fiyatları devlet koruması
altındaydı. Bütün bu uygulamalar küçük çiftçilerin aleyhineydi, onların
sırtından yürütülüyordu ama ne gam?!
Franklin Roosevelt’in Amerika’da yürürlüğe koyduğu altı-yapı inşaatı
atağını Hitler’in daha etkili bir biçimde gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Öyle ki, 1933’de işsizlik sorunu hemen tümüyle çözülmüştü. Buna karşın
Hitler enflasyonun başgöstermesini önleyemedi. Baktı olmuyor, 1936’da
fiyatları dondurdu. Hemen ardından sıkı bir plânlama ve denetim
mekanizması yürürlüğe koydu. Meselâ, deri sanayinde, bir Deri Kontrol
Ofisi kuruldu. Deri Kontrol Ofisi bir yandan deri fabrikalarına ham
deri sağladı, öte yandan işledikleri derinin kime nasıl satılacağına
karar verdi. Bu tabii kontrol memurlarıyla fabrika sahipleri arasında
sürekli pazarlık demekti. Fabrika sahipleri kotalarını arttırmak için
tanıdıkları siyasileri araya soktular, rüşvet verdiler vs. vs.
Ham madde Hükümetin düzenlediği öncelik listesine göre taksim edildi.
Listenin başında ulusal güvenliğe yönelik faaliyetlerin gerektirdiği
hammaddeler vardı, en sonunda da tüketim malları. İlk bakışta makul
gibi görünen bu durumun hiç de öyle olmadığı zamanla ortaya çıktı.
Benzin meselâ öncelikle Alman ordusuna tahsis edildiği için,
fabrikalara hammadde nakledilemez oldu. Fabrikalar birbiri ardına
kapanmaya başladılar. Hükümetin öncelik listesini değiştirmesi de işe
yaramadı. Sonunda savaşın ortasında Hükümet listeyi iptal etmek zorunda
kaldı.
Ekonominin merkezden belirli amaçlara dönük olarak idare edildiği
durumlarda verimlilik hesaplarının gözardı edilmesi adettendir. Böyle
durumlarda fiyatlar ekonomik anlamlarını kaybederler. Kârlılık bir
malın üretilip üretilmemesinin kıstası olmaktan çıkar, fiktif bir
kavram haline gelir. Almanya’da da öyle oldu. Zarar eden fabrikaların
kapanmasına izin verilmedi. İşçiler her halukârda günlük tayınlarını
almayı sürdürdüler. Hitler daha da ileri gitti, işçi sendikalarını
kapattı. İşçileri ayrı bir askeri kuruluş olan Çalışma Cephesinde
birleştirdi. Gençliğe yılda altı ay çalışma mecburiyeti getirdi,
kamplarda sıkı bir disiplin altında topladı.
Silâhlanma, özellikle hava silânması, 1933’den beri sürüyordu. Hitler,
süregelen ekonomik kaosa bir açıklama daha getirdi: ülke toprakları
Almanya’ya dar geliyordu. Alman ulusunun daha fazla yaşam alanına
(lebensraum) ihtiyacı vardı. Lebensraum için en müsait topraklar da
Polonya ve Rusya’daydı.
1936’da bir manevra ile Versailles antlaşmasının silâhsızlandırdığı
Rhineland’a asker yığdılar. 1938’de döndüler, kadim müttefekleri
Avusturya’yı Almanya’ya kattılar. Aynı yıl, Çekostovakya’yı
parçaladılar.
Avrupa devletlerinin müdahalesi 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra
geldi. Hitler kendisini bir çok cephede savaşır buldu. 1941’de Amerika
savaşa girince işler iyice çığrından çıktı. Üç sene sonra 1944 Almanya
çözülmeye başladı. Nisan 1945’de Hitler intihar ettiğinde Almanya bir
baştan öteki başa viraneye dönmüştü.
Müttefikler doğu Almanya’nın çoğunu Polonya ve Sovyet Rusya’ya
verdiler. Geri kalan Alman toprakları İngiliz, Fransız, Sovyet ve
Amerikan olmak üzere dört bölgeye bölündü. Sovyet bölgesinde Alman
Komünistlerinin oluşturduğu rejime Doğu Almanya dendi. Amerikan,
İngiliz ve Fransızların bölgeleri birleşti, Demokratik Alman
Cumhuriyeti böyle kuruldu.
“Kondrad Adenauer’den olmasaydı, Sovyetler Birliği iki Almanya’nın
birleşmesine daha 1950’lerde izin verirdi” diyenler, bu savlarını
Rusların Avusturya’nın bütünleşmesine o yıllarda müsaade etmiş olması
keyfiyetine bağlarlar. Ancak, 1949 Batı Almanya’nın şansölyeliğine
getirilen – ve bu makamı 1963’e kadar elinde tutan, Adenaur, Hıristiyan
Demokratların başı olarak koyu bir şüphecidir: şüphelendiği Sovyetlerin
Almanya üzerindeki emelleri. Bu nedenle, Batı Avrupa ile sıkı bağlar
geliştirir, hatta Almanya’yı NATO üyesi yapar, 1955’de. 1958’de sonunda
Avrupa Birliği olacak oluşumun içinde yer almasını sağlar.
Adenauer, Almanların gerçek isteklerini Batı Almanya’nın temsil ettiği
iddiasında ısrarcıdır. Hür teşebbüs kapitalizmi Almanların istedikleri
düzendir.
Şansölye, Alman ekonomisini diriltir, gözalıcı bir ilerlemenin mimarı
olurken, kurallarıyla biraz oynanmış, duruma uyarlanmış kapitalist
yöntemleri kullandı. Ticaret ve sanayi büyük ölçüde özel teşebbüsün
elinde olmasına karşın, vergiler adamakıllı yüksekti ve elde edilen
gelir geniş bir sosyal hizmetler ağı geliştirmekte kullanıldı. İşçilere
çalıştıkları şirketlerin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayan
1951 kanunu da kapitalist bir uygulama sayılmazdı ama olsun. Alman
ekonomisi ayrıca Batı Almanya’ya Polonya, Çekostavakya gibi Doğu Avrupa
ülkelerinde yaşamakta olup da geri dönen 10 milyonu aşkın Alman
mültecisini de barındırdı.
Konrad Adenauer’a 1963’te yol verilmiş olmasını, özellikle de birlikte
çalıştıklarına karşı, sert mizacına bağlarlar. Muhafazakar ekonomi
politikaları kendisinden sonra gelen iki Hıristiyan Demokrat şansöyle,
Ludwig Erhard ve Kurt Georg Kiesinger, tarafından başarıyla sürdürüldü.
9. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'DA
İngiltere
Avrupa, çok farklı bir iklimdi. Şöyle ki, ABD’nin kurulduğu günden beri
liberal bir anayasa ile korunan demokrasi. “Eski Dünya” ise - Avrupa’ya
böyle denirdi - eski dünya, İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı,
İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’sı, Belçika’sı, Avusturya-Macaristan’ı
ile ayakta kalmaya çalışan bir imparatorluklar manzumesi.
Avrupa imparatorlukları denince ilk akla gelen emperyalizmdir.
Nitekim, Yirminci Yüzyılın başlarında, Asya ve Afrika kıtalarının %85’i
Avrupa imparatorluklarının hakimiyeti altında.
Çin’den, Mısır’a, Sudan’a, Avusturalya’da, Güney Afrika’ya kadar;
Uganda, Kenya, Gambia, Sierra Leone, Gana, İngilizler hemen her yeri
tutmuşlardır.
Onları Fransızlar izler: 1840’dan itibaren Cezayir’dedirler.
Tunus, Madagaskar, Fildişi Sahili, Gine, Senegal, Dahomey, Gabon,
Vietnam, Fransız sömürgeleridir.
Almanya, sömürgeleştirme işinde nispeten geç kalmış, en gözde
yerleri rakiplerine kaptırmıştır ama Pasifik Okyanusu’ndaki Caroline ve
Marshall adaları onundur. Batı Samoa onundur. Çin’in Shandong
yarımadası onun sayılır. Afrika’da, Tanzanya, Togolan, Kamerun ve
Güneybatı Afrika onundur.
Portekiz, Angola ve Mozambik’i, Macao’yı yutmuştur. Hollandalılar
Java’yı, Sumarta’yı ve Borneo’nun çoğunu. Belçikalılar ise Afrika’nın
Belçika Kongo’su denen bölümünü.
Sömürge sahibi olmak güçlü olmayı gerektirir. Bu güç çelik
endüstrisinin, modern gemilerin, demiryollarının, silâhların sağladığı
türden güçtür. Avrupa’da bu güç 1870’den itibaren hızla artmaktaydı.
Dahası, Avrupalılar, emperyalizmi haklı ve doğru kılan söylemler
geliştirmişlerdi.
Ne gibi? Meselâ, Darwin’den yola çıkarak, güçlü ülkelerin zayıf
ülkeleri boyunduruk altına alıyor olmalarının doğal olduğunu düşünmek
gibi. Kimi bu yolla Tanrı’nın dinini – Hıristiyanlığı yani – yayarak
sevap kazanmaktadır. Kimileri barbar uluslara beyaz adamın üstün
medeniyetini taşıdıkları için gurur duyarlar. Kimileri de ticaret
yapabildikleri, fabrikalarına ucuz ham madde, ucuz işgücü
sağlayabildikleri için mutludurlar. Orta sınıf, yani öğretmenler,
profesörler, memurlar bir ülkenin diğerini sömürmesini gayri ahlâki bir
tutum olarak görmezler. Ne orta sınıf, ne de Avrupanın belli başlı
kiliseleri. Katolik olsun, Protestan ya da Ortodoks olsun, din adamları
ülkelerinin emperyalist politikalarını ya desteklemektedirler ya da ve
en kötü ihtimalle, hoş görürler. Hal böyle olunca, silâhlanmaya
kimsenin itirazı yoktur. Tersine, herkesin maddi ya da manevi çıkarı
orduların güçlenmesinden geçer.
Öte yandan kapitalizm karşıtları, sosyalistler, imparatorluk
kavramını kârlarını arttırmaya çabalayan kapitalistlerin bir
düzenlemesinden ibaret görüyorlardı. Örneğin, Vladimir Lenin’e göre,
emperyalizm, kapitalizmin vardığı en üst noktadır.
Bütün bunların konumuzla ilgisi de şöyle: Ondokuzuncu Yüzyıl
emperyalizmi ve dünya lideri olmak hırsı – müdahalecilik - Yirminci
Yüzyılın başlarında Avrupa’yı sağ ve sol kamplara böldü. Sağda,
yurtseverlikten- ırkçı faşizme uzanan fraksiyonlar. Solda,
demokrasiden-komünizme uzanan düzen muhalifi pasifistler. Çok çeşitli
dünya görüşleri. Bu bölünmelerden çoğu kez birbirine düşman, sayısız
siyasi parti oluştu. Sayısız siyasi parti, sayısız çözüm önerisi demek.
1929 Krizi ve izleyen Büyük Çöküntü Avrupa’yı vurduğunda, her grup
kendi çözüm reçetesi ile ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın ötesinde kendi
çözüm önerisini dayattı. Amerika’da, çöküntünün tüm ağırlığına karşın,
karşıt görüşlü grupların ölesiye çatışmaları diye bir durum söz konusu
olmamıştı. Oysa özellikle de kıta Avrupa’sında solcuların muhtelif
fraksiyonları ile sağcıların muhtelif fraksiyonları birbirleriyle ve
kendi aralarında kıyasıya çatıştılar.
Almanya’daki çatışmalardan Naziler kârlı çıktılar, İngiltere’de 1929 Krizin çözümü Sosyalist İşçi Partisinin başına kaldı.
Bizde “İngiltere” deyip geçmek adet olmuş. Oysa ülkenin resmi adı
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı. İngiltere, Büyük
Britanya adasındaki ülkelerden birisi, diğer ikisi İskoçya ve Gal.
Onbeşinci Yüzyıl’da başlayan Sanayi Devriminin beşiği, Büyük
Britanya. Fabrika sisteminin yaratıcısı. Ondokuzuncu yüzyılın son
çeyreğinde Amerika devreye girinceye kadar, gerek miktar gerekse değer
olarak dünyanın en büyük sanayi mamulleri üreticisi. Aynı zamanda dünya
ticaretinin lideri. İyi bir iklim, zengin madenler, gelişmiş deniz
ticareti- buna bağlı olarak dünya denizlerinin kontrolu. Deniz aşırı
fetihler, sömürge pazarları Büyük Britanya’nın ekonomisini güçlendiren
unsurlar arasında sayılır. Bunlar kadar önemli bir başka husus da,
Büyük Britanya’lıların kıta Avrupasını sarsan dini savaşlara bulaşmamış
olmaları. Daha hoşgörülü, daha özgür bir ortamda yaşamış, işlerine
bakabilmiş olmalarıdır. Sınıf çatışması var, ancak çözümler kıta
Avrupası ülkelerine kıyasla daha hızlı.
İngiltere, 1929 Krizinin bir benzerini 1720’de yaşamış olan bir ülke.
Meşhur South Sea Bubble/ Güney Pasifik Balonu hikayesi. Bu kriz de
İngiliz devlet adamı Robert Harley’in başının altından çıkıyor. Dönem
devletin iç borçlarının neredeyse ödenemeyecek kadar arttığı bir dönem,
1720’nin parasıyla 150 milyon dolar. Harley, bir plân yapıyor. Plâna
göre, tüccarlar bu borcu üstlenecek, bunun karşılığında da Devlet
onlara Güney Pasifik ve Güney Amerika ticaretini tahsis edecek. Tekel
olarak. Tüccarlar, öneriyi kabul ediyorlar ve Güney Pasifik Şirketi adı
altında bir şirket kuruyorlar. Şirket kurulduktan sonra Güney
Pasifik’in ve Güney Amerika’nın zenginliklerini abarttıkça abartan bir
hikayeler zinciridir oluşuyor. Hikayeler dilden dile dolaşıyor. Her
anlatan birşeyler ilâve ediyor. Sonunda Güney Pasifik Şirketinin
hisseleri kapış kapış gitmeye başlıyor. Fiyatlar bir iken on oluyor.
Sonra, bir gün, Şirketin direktörü kendi hissesini en yüksek fiyattan
satıveriyor. Birkaç şirket yöneticisi de aynı şeyi yapınca, panik!
Herkes satmaya başlıyor. Hisse senetlerinin fiyatları çakılıyor. Güney
Pasifik Balonu patlıyor. Binlerce insan perişan oluyor. Parlamento bir
araştırma başlatıyor. Ortaya çıkıyor ki, şirket yöneticileri sahtekâr.
Meğer, hisse senedinin fiyatlarını yükseltmek için balonu uçuran
onlarmış.
“Merkantalizm,” Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların baskın ekonomik
teorisi. Bu teoriye göre, bir ulusun bütün olarak çıkarları o ulusu
oluşturan bireylerin ya da zümrelerin çıkarlarından önde gelir.
Endüstri, tarım ve ticaret, ulusun çıkarları doğrultusunda
yönlendirilir ve desteklenir. İthalat kısıtlanırken, ihracat teşvik
edilir. Dış ticaret fazlası devletin altın stoğunun artması demektir.
Büyük Britanya Devleti, denizciliğin ve ticaretin gelişmesi için ne
mümkünse yapar. East India Co., Hudson Bay Company gibi dev ticaret
şirketleri geliştirirler. Sömürgelerde büyük çapta hayvancılık yapılır.
Yün, anavatana ihraç edilir, tekstil, Büyük Britanya’nın önde gelen
endüstrisi olur. İki büyük keşif, 1765’de İngiliz James Watt’ın buharla
çalışan maden çıkartma makinası, 1815’de George Stephenson’un buharlı
lokomotifi, Büyük Britanya’yı tekstile ilâveten demir-çelik üretiminde
de dünya lideri yapar. Ülke demir ağlarla örülür.
Kapitalizmde adet kalkınmanın yükünü işçi sınıfının çekmesidir.
İngiltere bu olguyu gelişimine paralel olarak en ağır yaşayan ülkelerin
başında gelir. Çocuk işçiler, çok uzun saatler, çok düşük ücretler,
sefil yaşam koşulları. Richard Llewellyn’in romanı “Vadim O kadar
Yeşildi ki!” Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır – 1941’deki
çekilen bir de film vardır.
19. yüzyılda görkem ve sefalet bir arada yürür. Büyük Britanya’da
gelir dağılımının en kötü olduğu bir yüzyıldır. İngiliz sermayesi iyi
gelir getiren Amerika’ya aktığından, işsizlik zaten yüksektir. Buna bir
de kuraklık eklenip, yiyecek fiyatları yükselince işçi sınıfı perişan
olur. 1836-38 yılları arasında İngiltere’de tam 63 banka batar.
Binlerce kişiyi işsiz bırakır, “fakir evleri” denilen nefret edilesi
barınaklarda yaşamaya zorlar.
Bu yıllar aynı zamanda “patates kıtlığı”nın yaşandığı yıllardır.
Patates, Amerikan kıtasının bir hediyesidir. İrlanda toprağında kolayca
yetişen bu mükemmel gıda kaynağı kısa zamanda İrlandalıların
kurtarıcısı olur. Hatta, nüfusları artar, sekiz milyonu bulur. Sonra
bir hastalık gelir, 1845’de mahsul tek bir patates kalmamacasına telef
olur. Görülmedik bir kıtlık başlar, bir milyon İrlandalı açlıktan ölür.
Diğer bir milyon balıkçı gemisi, kuru yük şilebi, ne bulabiliyorlarsa
artık, Amerika’ya göç ederler. O zamanlardan kalma bir söz vardır:
Derler ki, İrlandalıların en büyük talihsizliği, İngiltere gibi zalim
bir yayılmacı ülkeye komşu olmalarıdır. İngiliz Hükümeti gerçekten de
yardım etmek için parmağını kıpırdatmamıştır. Ne İngiliz hükümeti ne de
toprak ağaları. Patates kıtlığı İrlanda’nın İngiltere’den kopmasına
neden olur, iki ulus arasında bugün halen süren husumeti doğurur.
Charles Dickens, “Oliver Twist” isimli romanını 1837’de yazar.
Sonradan İngiltere başbakanı olacak olan Benjamin Disraili’nin “İki
Ulus” adlı romanı varsıllar ile yoksullar arasındaki uçurumu anlatır.
Friedrich Engels’in “İngiliz İşçi Sınıfının Koşulları” Manchester’de
izlediği sefaletin üstüne kuruludur. Karl Marks’ın “Das Capital”i,
Engels’in bu kitabını temel almıştır.
İlk örgütlü işçi hareketlerinin başladığı yıllar da bu yıllar.
Chartristler. Chartrisler, işçi sınıfına seçme ve seçilme hakkı
tanınmasını isterler. Milyonlarca imza toplarla, Parlemento’ya dilekçe
üzerine dilekçe verirler. Ama işe yaramaz. Kraliçe Victoria’nın
askerleri ateş açarlar. 24 ölü, yüzlerce yaralı.
İşçi Partisi, 1900’de, işçi sendikalarının siyasi kolu olarak
kurulur. Ancak, görülmedik bir entelektüel desteği vardır: Fabian
Cemiyeti. Fabian Cemiyeti, Marx’ın sınıf çatışması teorisini reddeden
bir grup entelektüelin 1884 kurduğu bir cemiyettir. Ulusun üretim
kaynaklarının ve araçların ortak sahipliğine ve kullanımının
demokratikleşmesine inanırlar. Barışçıl ve evrimsel değişimden
yanadırlar. İsimlerini de ünlü Roma Generali Fabius’tan alırlar.
Fabius, düşmanla doğrudan karşılaşmaktansa, yorarak yenmekten yana olan
bir askerdi. Ekonomist Sidney Webb ve eşi sosyolog Beatrice Webb, ünlü
tiyatro yazarı George Bernard Show, romancı H.G. Wells, İngiliz
sosyalizmin kuruları. Bir de James Ramsay MacDonald.
James Ramsay MacDonald, 1929 Krizi patladığında başbakan olan
adam! MacDonald, İskoç kökenli, İşçi Partisinin kurucularından. Ayrıca
İşçi Partisinin ilk iktidarının ilk başbakanı. 1924’de on-onbir ay
süreyle başbakanlık yapmışlığı var. Başta işsizlik olmak üzere,
ekonomik sorunları çözemediği gerekçesiyle ilk başbakanlığında istifaya
zorlanıyor. Bir de, dönemin Sovyet Rusya liderleriyle fazla sıkıfıkı
olmakla suçlanması var. Oysa, MacDonald, 1925 kongresinde İngiliz İşçi
Partisinin komünizmi reddetmesini sağlayan adam. İngiliz İşçi
Partisinin ikinci iktidarı, adamakıllı şansız. MacDonald kendisini her
kafadan bir sesin çıktığı ekonomik hercümercin ortasında buluyor.
İngiltere’de zaten yüksek olan işsizlik, 1929-33 yılları arasında
ikiye katlamıştı. Sanayi üretimi %25 düşmüştü, ürün fiyatları da öyle.
İngiltere ekonomisinin bel kemiği gemi inşa endüstrisi tamamen
çökmüştü. Herkes gibi, İşçi Partisinin de çözüm önerileri vardı. Ancak,
MacDonald, ilginç bir adam. Belki de Fabian üyesi olduğu için böyle.
Başkanı olduğu Partinin çözüm önerilerine itibar etmektense, istifa
etmeyi, Muhafazakar Stanley Baldwin’in başkanlığında Liberal,
Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nden oluşacak bir koalisyonda görev almayı
tercih etti. Sınıfına ihanetle suçlandı, parti başkanlığından atıldı
ama hükümette kalmaya devam etti.
Yeni başbakan Stanley Baldwin, Muhafazakâr Partidendi. Hemen hiç
resmi eğitim görmemiş olan MacDonald’dan farklı olarak Trinity College,
Cambridge Üniversitesi gibi İngiliz aristokrasinin gözde okullarının
gözde öğrencilerinden. Onun da 1924-1929 arasında bir başkanlığı var.
MacDonald’la halef selef olmuşlar. Baldwin, ilk başbakanlığı sırasında,
1926’da, genel greve giden işçilerin taleplerine kulak tıkamasıyla
tanınıyor. Dahası, 1927’de sendikaların gücünü budamak üzere önlemler
almaya da kalkışmış.
Koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından birisi, sterlinde altın
esasını lağvetmek oluyor. Ve bu bir muhafazakar için gerçekten de
ilerici bir atılım sayılıyor! Neden, çünkü klasik iktisatçılara göre
bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına
gelir. Tartışmalı bir konudur, ilerki sohbetlerde üzerinde durmamız
gerekecek.
Peki, nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin,
frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının
isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında
bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır.
Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir
Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için
daha pahalıdır.
Para arzını böylece arttıran hükümet, gümrük duvarlarını yükseltiyor,
inşaat sektörünü destekliyor. Bu tedbirler, başta inşaat, otomobil ve
elektrik sektörlerinde iyileşme getiriyor. Bu sektörler lokomotif
oluyor, ekonomi 1933-1937 yılları arasında düzelmeye yoluna giriyor.
İşsizlik, İskoçya ve Kuzey İngiltere’de ciddiyetini muhafaza etmekle
birlikte, Birleşik Krallık halkı çöküntüden kıta Avrupa'sı kadar
etkilenmedi. Almanya’da görünen kanlı ideolojik çatışmalar İngiltere’de
görülmedi. Kanada ve Avustralya’ya eşit hakların verilmesi hariç,
İmparatorluk’a dokunulmadı. Kıral Beşinci George’un itibarı yerindeydi.
Her ne kadar oğlu Yedinci Edward iki kez boşanmış bir Amerikalı
kadınla, Mrs. Simpson’la, evlenmeye kalkıştığında tahtından olduysa da,
İngiltere, eski İngiltere olarak kaldı.
10. BÖLÜM:1929 KRİZİ AVRUPA'DA..
Fransa, İtalya ve IBRD
1929 Krizi patladığında, Fransa çok sayıdaki “cumhuriyet”lerinden
Üçüncüsünü yaşıyordu. Üçüncü Cumhuriyet dedikleri 1870’de Almanya
yenilgisinden sonra Adolf Thiers’in (ADOLF TİE) cumhurbaşkanlığında
kurulan cumhuriyet.
Thiers, 1871’de Paris komününü acımasızca dağıtmasıyla ünlüdür.
Paris Komünü, malum, dünyanın ilk işçi hükümeti. Fransa’daki sınıf
çatışmasının sonucunda, alternatif bir yönetim biçimi olarak ortaya
çıkmıştı. Komünist Manifesto’da “proletaryanın siyasi gücü iki ay
süreyle elinde tuttuğu” dönem olarak geçer.
Kanlı başlayan Üçüncü Cumhuriyet yine de Fransa’nın en dayanıklı
cumhuriyetlerinden birisidir, 1940’a kadar sürer. Birinci Dünya Savaşı,
ülkenin doğu ve kuzey bölgelerini yerle bir etmiş, hazinesini
boşaltmış, daha da kötüsü 1,5 milyon gencini yok etmiştir. Nüfus artışı
korkutucu bir şekilde azalmaktadır. Buna karşın savaş, siyasi partileri
“Union Sacree,” (ÜNYO/N SAKRE) Kutsal Birlik altında bir araya
getirmiştir. Kutsal Birlik’in kutsal ismi ünlü George Clemenceau. (JORJ
KLEMENSO) Fransa’nın “Zaferin Babası” dedikleri başbakanları. Bir diğer
adı da “Kaplan.” Clemenceau, (KLEMENSO) ayrıca Versailes antlaşmasının
baş mimarı. Almanya’nın bir daha asla ve asla Avrupa’yı tehdit eden bir
güç olmaması için uğraşan “kindar” adam. O kadar ki, Clemenceau’nın
Almanya’yı tam anlamıyla cendereye sokan intikamcı tutumundan
olmasaydı, enflasyon o hale gelmez, Hitler doğmazdı denir. 1929 Krizi
patladığında Fransız başbakanı olan 1876 doğumlu Andre Tardieu, (ANDRE
TARDİYÖ) Versailles’da bu (KLEMENSO’nun) Clemenceau’nun
danışmanı.Tardieu başkanlığındaki Fransa’nın kriz deneyimi Avrupa’nın
diğer ülkelerinden daha farklı. Büyük Çöküntü Fransa’ya diğer ülkelere
nazaran daha geç bulaştı. Nispeten daha az ama daha uzun süreli etkili
oldu.
Sanayi Fransa’da da Yirmili yıllarda büyümüştü. Ancak, Amerika’dan
farklı olarak, Fransız sanayisinin motoru ihracattı. Sanayi ürünlerinin
%30’u yurtdışına satılıyordu. Fransız sanayi üretimi ve yatırımları
doruktaydı. İşsizlik söz konusu değildi. Sadece 190 bin kişinin
işsizlik parası aldığı söyleniyordu. Fransızlar, mutlu ve
gururluydular. İyimserliklerini, New York Borsasının çöküşü bile
önleyemedi. Tardieu , 1930’da “artık refah politikaları uygulamanın
zamanı geldi” mealinde nutuklar atıyordu. Ancak göz ardı ettiği önemli
bir husus vardı: ihracatın artışında frankın rolü. İhracatı arttıran
temel faktör Fransız frankının sürekli devalue ediliyor olmasıydı.
Hatta, Bir yoruma göre Fransa’nın ’29 Kriz’inden Almanya kadar
etkilenmemiş olmasının nedeni, Fransız ekonomisinin dünya ekonomisinden
tecrit edilmiş olmasıdır. Bu önemli bir nokta. Krizler çünkü dünya
ekonomisine entegre olunduğu ölçüde bulaşıyor. Kendi yağı ile kavrulan
bir üçüncü dünya ülkesiyseniz, meselâ, Rusya ya da Güney Asya krizinden
etkilenmiyorsunuz. Ama sistemin bir parçasıysanız, bir yerde patlak
veren bir buhran eninde sonunda sizi de etkiliyor. Fransa’nın durumunda
dünya ekonomisinden “tecit” edilmişlik durumu, Fransız parasının
değerinin altında işlem görüyor olmasının getirdiği tecritti. İhracat
artıyordu ama frankın değerini düşürdükleri için, mallarını gerçek
değerinden daha ucuza sattıkları için artıyordu. Sağlıklı bir ekonomik
politika değildi. Buna karşın, ihracatın sürüyor olması çöküntüyü
geciktirdi. Ne zamana kadar? Büyük Çöküntü Fransa’nın müşterilerini mal
alamayacak duruma getirinceye kadar.
Nitekim, 1929-1932 arasındaki üç yıl içinde ihracat, yarı
yarıyadan da fazla düştü. 52 milyar franktan, 20 milyar franka.
Metallürji ve tekstil, ihracata doğrudan bağımlı sanayilerdi, dış
pazarlardaki daralmadan ve fiyat düşüşlerinden en büyük zararı onlar
gördüler. Makinalarını yenileyemeyecek hale geldiler. Çöküş, tüm
ekonomiye bu sektörlerden yayıldı.
Kağıt, kauçuk, petrol arıtımı, elektrik gibi uluslararası
rekabetten korunan endüstriler durumlarını muhafaza ediyorlardı.
Hükümetin üretimini doğrudan desteklediği şeker, gemi inşaatı, kömür
sanayiine de pek bir şey olmadı. İşsizlik vahim boyutlara ulaşmadı.
1936’da, işsiz sayısı 1 milyon civarındaydı - toplam işgücünün sadece
yüzde beşi. ABD ve Almanya’yla kıyaslandığında gerçekten de devede
kulak. Öte yandan işsizliğin düşük olmasının bir nedeninin de baştaki
hükümetin yarım-gün çalışmaya ağırlık vermesi olduğu söylenir. Bir
hesaba göre yarım-gün çalışma, 1 milyon 300 bin kişinin “işşiz”
sayılmasını önlemiştir. Öyle de olsa, Fransa, Büyük Krizi, GSMH’ nda
%10’dan fazla olmayan bir düşüşle atlatır. Sanayi ve ticaretteki düşüş
%20 ile kısıtlı kalır. Keza, hane tüketim seviyesi de yüzde 14’den
fazla inmiş değildir.
İngiltere, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak Fransa’da kriz
yönetiminin başarıyla sürdüren hükümet, Popüler Cephe hükümetidir.
Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerin oluşturduğu Popüler Cephe
hükümeti.
Oysa, gerek ekonomik problemler, gerekse Almanya ve İtalya’da güçlenen
nazi ve faşistler, Fransa’da da bölünmelere neden olmuş, kanlı
nümayişler birbirini kovalamıştı. Bu hengamede Sosyalist, Radikal ve
Komünistlerin bir araya gelmeye başarmaları Fransa için büyük bir
şanstı.
1936 seçimlerini kazanan Popüler Cephe, milliyetçi-muhafazakar ve
şahin Tardieu’yü ekarte etti. Tardieu, siyasetten çekilmesiyle
sosyalist kanat reformlara girişti. Bu reformların arasında arasında iş
gününü haftada 40 saat ile sınırlamak, toplu sözleşme, ücretli tatil,
kamulaştırma, ve Fransız Bankasının statüsünde değişiklik gibi önemli
atılımlar var. İşçi ücretlerinin aynı seviyede tutulmuş olmasının talep
daralmasını önlemek suretiyle Krizden çıkmaya yardımcı olduğu da
söylenir. Söylenir diyorum, çünkü ekonomik analiz, yani neyin neye
neden olduğunun çözümlemesi, geriden gelen bir iştir. Hadiseler olup
bittikten sonra masaya yatırılır, adeta otopsi yapar gibi, neyin neye
neden olduğu araştırılır, bir daha olmaması için tedbir alınmaya
çalışılır.
Ancak, ekonomistler geçmiş hadiselerin sebepleri ve sonuçları
hakkında fikir birliği içinde olacaklar diye de bir şey yoktur. Çoğu
kez herkes ekonomik meselenin bir başka noktasında odaklaşır. Bir başka
noktasını öne çeker. Bunun nedeni, ekonominin fen bilimleri gibi
laboratuarlarda test edilen, kesin verilere dayanan bir bilim
olmamasıdır. İki oksijen bir hidrojen atomu her defasında su yapar. Ama
ekonomide, şu icraatı, şu icraatla birleştirirsek bu sonucu alırız
şeklinde kesin bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü insan toplumları dinamik
sistemlerdir. Dinamik sistemler de hiç beklemediğiniz unsurlar araya
girer ve planlarınız işlemeyebilir.
1939’da Fransa’nın İngiltere ile birlikte Hitler'e karşı savaşa
girmesini onaylayan da bu Birleşik Cephe hükümetidir. Maginot hattının
gerçektenden geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Değilmiş. Almanya’nın
yıldırım harekatı sonucunda kesin bir yenilgiye uğradılar.
Fransa aylar içinde boynunu büktü, 1940’da mütareke imzalamak zorunda
kaldı. Ülke biri işgal altında olan, diğeri hür olmak üzere iki bölgeye
ayrıldı. “Hür” denilen bölgede toplanan Fransız parlamentosu Birinci
Dünya Savaşı kahramanlarından (MAREŞAL ANRİ PETE/N’e) Mareşal Henry
Petain’e yeni bir rejimin kurulması için tam yetki verdi. Üçüncü
Cumhuriyet’in sonu, yeni rejimin başlangıcı.
Fransa’nın resmi yeni rejimi: faşizmdi. Mareşal (PETE/N’İN)
Petain’in faşizm yanlısı hükümetinin bir adı da Vichy Hükümeti. Vicht
Hükümeti adını kurulduğu Vichy şehrinden alıyor, orta Fransa’da.
Fransa’nın faşist Vichy hükümetinden kurtulması Amerikalıların ve
İngilizlerin sayesinde. Müttefikler, bu hükümeti tanımadıkları gibi,
“hür” sayılan bölgeyi işgal ettiler. Petain hükümeti Almanya’ya
sığındı. Almanya da işgal edince son buluyor.
Gelelim İtalya’ya. 1870 –1915 İtalya’nın da serpildiği yıllar.
Mali işlerini yoluna koyduğu, idari yapılanmasını iyileştirdiği yıllar.
Demiryolları gibi temel endüstriler bu yıllarda gelişiyor ve çoğu kez
yabancı sermaye ile. İtalya, Bismarck Almanyası ve Franz Joseph
Avusturyası ile ittifak halinde, ticari ilişkilerini geliştiriyor - her
ne kadar sonunda piyasalarını işgal eden Alman malları karşında narin
ulusal ekonomisini kurtarmak için korumacılık uygulamak zorunda kalsa
da.
İtalya’nın geleneksel sorunu varsıl Kuzey, yoksul Güney sorunu.
Tarım, genel olarak ülkenin güneyinde, endüstri Kuzey’de. Tarım, o
yıllarda da başarılı değil. Dış piyasalarda tarım ürünlerinin
fiyatlarının düşüyor olması, bir yandan da ağır sıtma ile mücadele eden
İtalyan köylüsünü kötü etkiliyor. Çiftçiler, ağır vergiler altında
bunalırken, endüstri işçileri siyasal olarak örgütleniyorlar,
sendikalar güçleniyor.
Sendika hareketleri İtalya’da daha 1892’de Sosyalist Partinin
kurulmasıyla sonuçlanıyor. Sosyalist Parti zamanla “Demokrat Parti”ye
dönüşüyor. Böylece eski monarşistlerin, ve liberallerin, ve solcu
cumhuriyetçilerin, ve reformistlerin yanı sıra sosyalistler de siyasi
sahneye duhul ediyorlar. 1913’de İtalyan kadınları henüz oy
veremiyorlar ama oy hakkı tüm reşit erkeklere tanınıyor.
Birinci Dünya Savaşının başında İtalya toplumsal istikrarı olan
bir ülke görünümünde. Daha da önemlisi Avusturya ile olan ilişkileri
soğuma yolunda. İtalya geleneksel müttefiklerini terk ediyor, Fransa ve
İngiltere’nin yanında yer alıyor. Bu seçiminden karlı çıkıyor.
Versailles antlaşmasının sonucunda ülkesine toprak katıyor.
Bu yıllar, aynı zamanda İtalya’da çok sayıda siyasi partinin
kurulduğu yıllar. Demokratik Partinin yerine kurulan Popüler Parti,
Sosyalist Partiden ayrılan ve ünlü Antonio Gramsci’nin başkanlığında
kurulan İtalya Komünist Partisi ve tabii Benito Mussolini’nin Faci di
Combattimento’su. “Combattimento” mücadele demek.
Mussolini, ateşli bir sosyalist demircinin oğlu. 1910’lu yıllarda
devrimci Sosyalist Parti’nin başkanı. Hatta “Avanti” isimli bir de
sosyalist gazete çıkarıyor. Fakat ne oluyorsa oluyor, Birinci Dünya
Savaşının başlamasıyla birlikte, Mussolini aniden dönüyor, milliyetçi
kesiliyor. Yetmiyor, müdahaleciler, yani emperyalizm taraftarları ile
bir oluyor. Sosyalist Parti’den atılıyor. Fransa’dan aldığı paralarla
yeni bir gazete çıkarıyor, İtalya’nın savaşa Fransız ve İngilizlerle
birlikte girmesini teşvik ediyor.
Mussolini’nin Faci di Combattimento’nun başına geşmesi Birinci
Dünya Savaşından sonra. Hareket saldırgan bir milliyetçiliğe revaç
veriyor, komünistlere ve sosyalistlere karşı çıkıyor. Siyah gömlekler
giyiyorlar, üyeleri silâhlı gruplar halinde terör estiriyorlar.
Söylemleri de, reformları gerekirse sopayla gerçekleştirecekleri
şeklinde. Yine de, 1921’de 35 milletvekili çıkarıyorlar, Nasyonel
Faşist Parti resmen tanınıyor. Ekim, 1922’de Kıral Üçüncü Victor
Emmanuel, Mussolini’yi başbakan ilân ediyor.
Mussolini dikta niyetlerini daha ilk günden açık etti. Altı yıla
kalmadı, parlamentoyu lağvetti. Muhalefeti sivil polis ve parti
militanları vasıtasıyla ortadan kaldırdı. Basını susturdu ve ekonomiyi
“birlikçilik” diye çevirmeyi yeğlediğim, “corporativismo” esasına göre
düzenledi.
Birlikçilik, toplumun bütününün devlete bağlı birlikler şeklinde
örgütlenmesidir. Birlikçilik teorisi, işçi ve işverenlerin sanayi ve
meslek birlikleri şeklinde örgütlenmelerini öngörür. Birlikler
üyelerinin ekonomik faaliyetlerini denetler ve onları temsil ederler.
Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan bir teori olmakla
birlikte, Birlikçiliğin önde gelen teorisyeni Adam Müller diye bir
adam. Ünlü Avusturya şansölyesi Prens Metternich’in saray filozofu.
Müller, devletin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini savunan
laissez faire’ci Adam Smith’ten hiç hazzetmez. Fransız
eşitlikçiliğinden de öyle. Amacı, imparatorluğun geleneksel toplumsal
katmanlarına çağdaş bir yorum getirerek, İmparatorun kutsal yönetme
hakkını muhafaza etmesini sağlamaktır.
Mussolini birlikçilik yolundaki ilk adımlarını başbakan olduğu
1922 yılında atmakla birlikte, uygulamaya geçmesi 1936 yılındadır.
Ekonomik faaliyetler 22 birlik altında toplanır: bir numaralı birlik,
tahıl birliğidir de mesela, iki numaralı birlik sebze ve meyve
birliğidir. Sekiz tekstildir, dokuz madenlerdir, on yedi banka ve
sigortacılıktır, yirmi bir tiyatrodur. Böyle gider.
Birlikler bir merkez komitesi tarafından koordine edilirler. Bir de Konseyleri vardır.
Birlikler Konseyi, 1936’da İtalyan Millet Meclisinin yerini alır,
devletin en yüksek yasama organı görevini üstlenir. 823 üyesi vardır,
bunlardan 63’ü faşist partiyi temsil ederler, geri kalanlar ise işveren
ve işçi konfederasyonlarını. Birlikler Konseyinin kurulması faşist
devlet örgütlenmesinin yasal yapılanmasının tamamlanmasını müjdeler.
Ancak, bir iki oturum ya yapar ya yapmazlar. İkinci Dünya Savaşı patlar
ve sistem dağılır.
İkinci Dünya Savaşı, toplumsal, ekonomik ve siyasi etkileri
itibariyle kelimenin tam anlamıyla yıkıcıydı. Altmış bir ülkede yaşayan
1milyar yedi yüz milyon insan bu savaştan doğrudan ya da dolaylı bir
biçimde etkilendi. Yirmi milyonu asker, kırk milyonu sivil, altmış
milyon insan öldü. Hemen hemen bizim ülkemizin nüfusu kadar bir
kayıp...
Savaş Amerika’ya 341 milyar dolara mal oldu. 341 milyar dolar! Bir
bu kadar da Almanlar harcadılar. Yıkmak, yok etmek, için harcanan
toplam para 1 trilyon dolardı. Barışçı amaçlar için kullanılsaydı bir
trilyon dolarla gezegenimizin bütünü değilse de herhalde büyük bir
bölümü abad olurdu.
New Hampshire ABD’nin kuzey-batısında bir eyalet.
1944 yılında, Savaş henüz bitmemişken, New Hamshire’ın “Bretton
Woods” isimli kasabasında 44 ülkeden delegeler toplandı ve savaş
sonrası dünya ekonomisinin nasıl yapılanması gerektiğini tartıştılar.
“Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası” ve “Uluslararası Para
Fonu”nun temellerini attılar.
Bankanın kuruluş amacı, “üye ülkelerin topraklarının yeniden
yapılanmasına ve gelişmesine yardım etmek “ ve “daha az gelişmiş
ülkelerde üretici birimleri ve kaynakları teşvik ederek verimliliği,
yaşam standardını, işçilerin koşullarını iyileştirmek” şeklinde
açıklandı.
Banka’nın kararlarında siyasi mülahazalarla hareket etmesi kuruluş
senedinde yasaklanmıştı. Üye ülkelerin siyasi işlerine karışması da
öyle. Şu şerhle ki, - kuruluş senedinden okuyorum:
“Banka, ekonominin sağlıklı yürümesinin temelinin, siyasi istikrar
ve iyi yönetim olduğunu teslim eder. Banka’dan borç para alan üyelerin
kamu sektörü idaresi, ekonomik ve mali sorumluluk, hukuki altyapı ve
saydamlıklarını iyileştirme gayretlerini tüzüğü çerçevesinde destekler.
İlâveten, Banka, yaygın yoksulluğun, cehaletin, kötü beslenmenin ve
açığın insan haklarının hakkının verilmesini kısıtladığının bilinci
içinde, insan refahının arttırılmasına borç alan ülkelerin yoksulluğu
azaltmak ve yaşam standartını yükseltmek gayretleri desteklemek
suretiyle katkıda bulunur.”
Üye ülkeler, bankanın sahipleri, ortaklarıdırlar. Sahipliklerini
“İdare Heyeti” aracılığı ile yürütürler. İdare Heyetinde her ülke bir
üye ile temsil edilir. İdare Heyeti’nin yetkilerinin hemen tümü İcracı
Yönetim Kuruluna devredilmiştir. İcracı Yönetim Kurulunun üyeleri sahip
ülkelerce atanır. Dünya Bankası başkanını da İcracı Yönetim Kurulu
seçer.
1944’den bu yana köprünün altından elbette çok sular aktı. Bugün
“Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası,” kısaca “Dünya Bankası
Grubu” olarak adlandırılan bir dizi çok-muhataplı kalkınma örgütünden
sadece birisi durumunda. IDA var, ICA var. IDA’nın açılımı
“Uluslararası Kalkınma Cemiyeti,” ICA, “Uluslar arası Finansman
Şirketi.” Sonra, MİGA var. “ Çok-muhataplı Yatırım Garanti Ajansı” ve
ICSID, “Uluslarası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi.” Bu
kuruluşların sahipleri de üye ülkeler. Kuruluşlar sahipleri ülkelere
hesap vermek durumundadırlar. En azından kağıt üstünde böyle.
‘80li yıllardan itibaren Dünya Bankası Grubunun görev tarifi
değişmeye başlıyor. Nedeni, başta sivil toplum örgütleri olmak üzere
insanların, Grubu, çevre felâketleri, doğal afetler gibi konulara
bigane kalmakla suçlayıp, daha aktif rol üstlenmesini talep etmeleri.
Bunun üzerine, suçlamaları inceleyecek bir panel kuruluyor: Adlı Tetkik
Panel’i. Panel tahkikatını sürdürüyor oladursun, homurdanmalar artıyor.
Banka’nın 1994’de Madrid’te yapılan Yıllık Olağan Toplantısında doruğa
ulaşıyor.
Banka yetkililerinin kendi ifadelerine göre, o günden sonra çok
şey değişiyor. Öncelikle hatalarını kabul ediyorlar: “Kalkınma zor ve
riskli bir gayrettir, bu gayret içinde olan herkes gibi Dünya Bankası
da yapılan hatalardan nasibini almıştır” diyorlar. Yine kendi
ifadelerine göre bu saptamadan sonra çok yol alınıyor. Gruba dahil
kuruluşlar, iç ve dış verimliklerini ve hizmet kalitelerini arttırma
yoluna gidiyorlar.
Bugünlerde en övündükleri başarılarının arasında savaş sonrası
Bosna’da, kriz sonrası Doğu Asya’da, hortum sonrası orta Amerika’da ve
deprem sonrası Türkiye’de yürüttükleri iyileştirici projeler var.
11. BÖLÜM: GÜNEYDOĞU ASYA KAPLANLARI :1997 KRİZİ –1
Güneydoğu Asya kaplanları diyorlardı, Tayland, Malezya, İndonezya
ve Güney Kore’ye. Ortak noktaları, 1980lerin ortalarından itibaren
sergiledikleri “mucizevi” gelişme! 1997 Krizinin önemi de burada zaten.
“Mucizevi gelişme” aylar içinde kâbusa dönüştü.
Tayland Krallığı, Güney Doğu Asya’da, Tayland Körfezinde, Andaman
Denizi dedikleri yerde, Burma, Laos, ve Komboçya arasında. Eski adı
Siam. Tayland, “özgür insanların ülkesi” demek. Batı Avrupa
İmparatorluklarının asla sömürgesi olmadıklarını ifade ediyorlar. O
bölge için ciddi bir ayrıcalık bu. Nüfusları 60 Milyon civarında.
Karışık bir etnik mozaik; yüzde sekseni Tayi kökenli, yüzde 12’si
Çinli, sonra Malaylar var, %4. Resmi ve ticari dilleri İngilizce.
Başkent Bangkok.
Tayland, 1961’de planlı ekonomiye geçiyor. 1961 bizim de Devlet
Planlama Teşkilatını kurduğumuz yıl. Onların 8. planları halâ
yürürlükte. Tarım, GSMH’larının yüzde 11’ini biraz aşıyor. Temel gıda
pirinç. Kauçuk başlıca ihracat ürünü.
Bir diğer Asya Kaplanı “Malezya.” Çinhindi ya da Maley yarımadası
ile Borneo adasının kuzey kıyısı boyunca uzanan Sabah ve Saravak ‘ın
oluşturduğ
Almanya
‘20li yılların “kükreyen” Amerika’sını dize getiren, Amerika’nın
çehresini değiştiren 1929 Krizi ve onu izleyen Büyük Çöküntü
gezegenimizin en büyük ekonomik buhranı olmakla kalmadı, bir de
“faşizm” namındaki uğursuz uygulamayı sardı dünyanın başına. Büyük
Çöküntü’den olmasaydı, Almanlar Hitler’e mahkûm kalmayabilirlerdi.
(Deutschland, Deutschland über alles!!!)
Almanya, Amerika’dan çok farklı bir ülkeydi. Amerika, dünyanın
demokratik bir anayasa ile kurulan ilk devleti, Almanya ise 1918’e
kadar bir imparatorluk. II. Wilhelm ve onun ünlü şansölyesi
mutlakiyetçi-muhafazakâr Bismarck tarafından özenle yönetilen bir
imparatorluk.
İki ülke arasında ciddi anlayış ve görenek farkları vardı. Örneğin,
Başkan Roosevelt’in 1933-37 yılları arasında uyguladığı New Deal
programına kadar Amerika’da siyasi güç, özel sektörün tekelindeydi;
hükümeti sanayiciler ve işadamları yönlendirirdi. Washington’un ekonomi
yönetimine ağırlığını koyması Büyük Çöküntü’den sonra. Oysa Berlin...
Berlin, başkent olduğu 1871’den itibaren, II. Reich’ın siyasi ve
iktisadi merkezi. Alman ticaret ve bankacılığının beşiği. Ayrıca, Alman
milliyetçiliğinin, Alman aydınlarının en önemli entelektüel kalesi.
Amerikan halkı başından beri liberal kapitalizme, “laissez faire”e,
yani “devlet ekonomiye müdahale etmesin” öğretisine inanmış bir halktı.
Eğitimden, emniyete kadar ne yapılacaksa biz kendimiz yaparız diyen bir
halk. Almanlar ise, liberalizmden komünizme kadar hemen her ekonomik
sistemi tartışan, hemen her ekonomik sistemi benimsemeye hazır
kesimlere bölünmüş bir halk. Büyük düşünürler ülkesi. Karl Marx’ın
vatanı Almanya. Friedrich Engels’inki de öyle.
1916-1922 yılları arasında sanatta ve edebiyatta hakim olan “Dadaist”
akım o kuşağın imparatorluk kültürüne duyduğu nefreti simgeler.
Dadaistler, “burjuva” dedikleri sanata duydukları nefreti eserlerinde
geleneksel kuralları çiğneyerek belirtmeye çalıştılar. Deyiş yerindeyse
putları kırıyorlardı. Teorik akıl hocaları Karl Korsch’tı. Yirmili
yılların önde gelen Alman marksisti, Karl Korsch. Aynı yıllarda
Amerikalılar caz dinliyorlar, borsa ile yatıp borsa ile kalkıyorlardı.
Alman geleneği ekonominin merkezden yönetilmesine yatkındı. Farklı
ölçülerde olmakla birlikte bu, Bismarck’ın 2. Reich’ında da böyle
olmuştu, onu izleyen Weimar Cumhuriyetinde de, Hitlerin nazi rejiminde
de. Yine Amerika’dan farklı olarak, Almanya’da demiryolları, posta,
telefon-telegraf ve enerji kuruluşları devlete aitti. Gaz, su gibi kamu
hizmetleri gören şirketler de öyle. “Belediye sosyalizmi” denilen bir
sistem yaygındı. Bir şehir ya da eyalet yönetimi reel üretime
katılabiliyor, meselâ madencilik yapabiliyordu. Meselâ, Alman ulusal
bankası Reischbank, şahıs malıydı ancak başkanı ve yönetim kurulu
üyelerini imparatorun bizzat kendisi atıyordu. Şirket sahiplerinin
yönetimde söz hakkı yoktu.
Öte yandan, ekonominin merkezden yönetilmesinin yararları da var,
zararları da. Yararlarından birisi kriz dönemlerinde kaynakların hızla
harekete geçirilebilmesini mümkün kılması, ikincisi, dev yatırım
projelerini devreye sokarak işsizliği kısa zamanda önleyebilmesi.
Zararları ise merkezden verilen kararların çoğu kez politik
mülahazalarla, ekonomik olmayan kriterlere göre verilmesi, kaynakların
doğru kullanılmaması, ziyan edilmesi.
Alman geleneği ekonomik kaynakların ulusal çıkarları koruyacak şekilde
yönlendirilmesi şeklindeydi. Almanya, dünyanın en büyüğü, en güçlüsü
olmak hususunda ta 1.Reich’tan yani Kutsal Roma Germen
İmparatorluğu’ndan itibaren iddialıydı. Oysa, Amerika’nın dünya
liderliğine soyunması adeta kerhendir. O yıllarda Amerikalılar iki
büyük okyanus tarafından korunan ülkelerinde “Eski Dünya”ya, Avrupa’ya
yani, bulaşmadan yaşamak isteyen bir halktılar. Çocuklarını deniz aşırı
ülkelere savaşmaya yollamaları gereğine çok zor ikna edilen bir halk.
Almanya ise herzaman “Eski Dünya”nın şefi olmak istedi. Ancak bu
iddiasını fiiliyata dökmesi 1870lerden sonra.
1871 Almanya için çok önemli bir tarih. Kayzer Wilhelm, bu tarihte
tahta çıktı. Berlin, bu tarihte başkent ilân edildi. Konumuzla doğrudan
bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Charles Darwin’in “The Descent
of Man” İnsanın Alçalışı isimli kitabı 1871’de yayınlandı. İlerki
yıllarda bu kitap Alman ırkçılığının gerekçesi olarak kullanıldı.
“Aryan” halklarının doğal üstünlüğü, sarı-saçlı mavi gözlü kuzeyli
kahramanların Batı medeniyetinin yenilmez bekçileri olarak sunulması,
vs.vs... Bu sapkınlığa Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında aklı başında
bilinen pek çok yazar revaç verdi. Count Gobineau, Houston Chamberlain,
Hans Gunther, hatta Yahudi Alfred Rosenberg. Irkçılığın halk arasında
yaygınlaşması 1910-1920 arasındaki on yılda. Esas itibariyle etnik bir
mozaikten oluşan Almanya’nın keskin milliyetçiliği böylece
“bilimselleştirilmiş” oldu.
Almanya sanayileşmeye İngiltere’den çok daha sonra, 1870’lerde başladı.
Buna karşın, II.Wilhem’in ve Bismarck’ın idaresinde hızla yol aldı.
1910 yılına geldiğinde İngiltere’nin iki katı çelik üretiyordu.
İngiliz-Alman teknolojik rekabetinin kökenleri de o yıllara uzanır.
Hatta, ortada dolaşan bir fıkraya göre, Almanlara marifetlerini
göstermek isteyen İngilizler saç teli inceliğinde bir çelik parçası
gönderirler. Almanlar’ın İngilizler’e cevabı saç inceliğindeki bu tele
bir delik açmaktır!
Çelik demiryolları yapımında kullanıldı... demiryolları, güçlü bir
ticaret filosu, makinalar... ve tabii silah ve cephane. Almanya kısa
sürede dünyanın en iyisi olarak anılmaya başladı.
Mükemmel bir yüksek öğretim sistemi, Alman bilim ve teknolojisinin
sırrı buydu. Üniversiteler, teknik okullar araştırdı, sanayi uyguladı.
Elektrik ve kimya endüstrisi Almanya’nın en çok gurur duyduğu iki
sektördü. Werner von Siemens ve Emil Rathenau ikilisi ülkeyi bir baştan
bir başa aydınlattılar. Geniş bir tramvay ağı kuruldu. I.G. Farben
kimya endüstrisinin en önde gelen ismi oldu.
Almanya’nın ekonomik kalkınmasının çok önemli bir diğer unsuru Alman
bankacılık sistemi. Amerikan ve hatta İngiliz bankalarından farklı
olarak, Alman bankalarının kuruluş amaçları endüstriye finansman
sağlamaktı, kamuya kredi açmak değil. Bankalar sahip oldukları hisse
senetleri ve bonolar aracılığı ile sanayi kuruluşlarına ortaktılar.
Birbirlerinin yönetim kurullarına katıldıklarından, işletmede de söz
sahibiydiler. Günümüzdeki holdingler gibi. Ancak o yıllarda bu durum,
Almanya’ya özgü bir işleyişti.
Yine Amerika’dan farklı olarak, Alman bankaları yasalara tabidiler.
Amerika’da Büyük Krizle sonuçlanan yolda günde iki banka batıyordu.
Almanya’da böyle bir şey yaşanmadı. Tersine, Alman bankaları birleşerek
büyüdüler. “D” bankaları olarak bilinen iki ünlü banka, Deutsche Bank
ile Disconto Gesellschaft 1929 birleşti. 1931’de Dresdner Bank,
Darmstadter Bankasını satın aldı. Böylece sadece yarım düzine bankadan
oluşan bir tekel oluştu. Bunu endüstri kuruluşlarının yatay ve dikey
birleşmeleri izledi. Sosyalizmin ünlü “finans kapital” kavramı, Alman
bankacılığında ve endüstrisinde görünen bu uygulamadan gelir.
Alman bankaları , ticaretin, özellikle de ihracaatın gelişmesinde büyük
rol oynadılar. Yirminci yüzyılın başında, Almanya ihracaatta dünya
ikincisiydi. Alman sanayi ürünleri toplam ihracaatın yüzde 63’ünü
teşkil ediyordu. Alman bankları Avrupa, İngiltere ve Amerika’da
açtıkları şubelerle o ülkelerdeki demiryollarını finanse ettiler. Alman
sermayesi ayrıca Latin Amerika, Orta ve Uzak Doğu Asya, Balkanlar –
özellikle de Romanya ve Türkiye - ile Kuzey Afrika’ya yayıldı. Almanya,
sermaye ihraç eden bir ülke oldu.
1912 itibariyle Almanya’nın dış ülkelere yaptığı yatırım 30 milyar
mark! Bu meblağın sadece %2’si Alman sömürgelerindeydi. Bu bağlamda
Alman kolonileri Alman endüstrisinin kuruluşunda önemli bir kaynak
teşkil etmedi.Korumacılık politikası güdülüyordu ama Alman
İmparatorluğunun gözalıcı kalkınmasını gümrük duvarlarına bağlamak
yanlış olur. Öte yandan, batı ülkelerinde rastladığımız kartelleşme
Almanya’da da vardı. Karteller gümrük duvarlarından yararlanarak
fiyatları iç pazarda yüksek tutuyorlar, yabancı pazarlarını ele
geçirmek için ihrac mallarını ucuzlatıyorlardı.
Ekonomideki büyük gelişme yaşamın diğer alanlarına sıçramakta
gecikmedi. Örneğin, sinema. 1920-1932 yılları Alman sinemasının Altın
Yılları olarak geçti. “Metropolis,” “Nosferatu,” “Das Cabinet des Dr.
Caligari,” gibi sessiz filmler geleceğin yapıtlarının öncüsü
sayıldılar. Holywood’un, ses tekniğini, ışıklandırmayı, set düzenini
hatta senaryo uslübunu Almanlardan aldığı ve geliştirdiği söylenir.
Ernst Lubitsch, Billy Wilder gibi ünlü yönetmenler Alman asıllıydılar.
Dünya çapında büyük dört romancının yazı hayatına katılışları da bu
döneme rastlar. Heinrich ve Thomas Mann kardeşler. Herman Hesse ve J.
Wasserman. Heinrich Mann’ın “Profesör Unrat”ı sonraki yıllarda “Mavi
Melek” filmine konu olan roman. Efsane kadın Marlene Dietrich’in
oynadığı Mavi Melek 1930 Nisanında Berlin’de gösterime girdiğinde yer
yerinden oynamıştı.
Heinrich’in kardeşi 1875 doğumlu Thomas Mann, 20.yüzyılın en büyük
Alman yazarı olarak bilinir. 1929 Nobel ödülü sahibidir. Nasyonel
sosyalizm karşıtı. ‘33’de ülkesini terketmek zorunda kaldı, 1944’de
Amerikan vatandaşı oldu. Doktor Faust gibi en iyi bilinen eserlerinden
bazılarını Los Angeles de yazdı... Sonra 1895 doğumlu bir kült yazar ve
şair: Hermann Hesse. Olağanüstü romanları, Rosshalde, Siddhartha,
Steppenwolf, 1914-1922 yılları arasında geldi. 1946 nobel ödülü aldı.
Hesse’nin psikolojiye ve tasavvufi konulara duyduğu derin ilgi, Carl
Jung’un dikkatini çekti. Jung ile Hesse psikoanaliz seanslarında bir
araya geldiler. Simund Freud ve Carl Jung malûm dönemin en ünlü
psikologları... Sonra 1898 doğumlu Berthold Brecht var. Brecht,
tiyatroyu sosyalist amaçlar doğrultusunda toplumsal ve ideolojik forum
gibi kullanmayı başaran ünlü epik tiyatro yazarı. Ayrıca şair. Cesaret
Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi Brech’in ülkemizde en iyi
bilinen eserlerinden ikisi... Sonra bir başka 1875 doğumlu, Rainer
Maria Rilke, modern Almanya’nın en büyük lirik şairi. Heykeltraş
Rodin’in dostu ve sekreteri. Rusya’nın geniş topraklarına aşıktı.
Büyük düşünürler, büyük yazarlar, büyük filozoflar, müzisyenler,
sanatçılar...Bünyesinde bunca dehayı barındıran Almanya’nın toplumsal
ve siyasi sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözebilmeleri beklenirdi.
Ama olmadı. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilgi
izin vermedi.
Birinci Dünya Savaşının neredeyse bir tesadüf sayılabilecek dış sebebi
malum arşidük Ferdinant’ın Saraybosna’da öldürülmesi ve bunun üzerine
Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesidir.
Avusturya-Macaristan Almanya’nın, Sırbistan Rusya’nın kadim
müttefikleridirler. Olay, iki büyük devleti karşı karşıya getirir.
Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açar.
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD savaşı başlangıçta destekledi.
Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Savaş
yayıldıkça yayıldı, uzadıkça, uzadı. İşçilerin, özellikle de maden
işçilerinin silâh altına alınmak zorunda kalınılması üretimin düşmesine
neden oldu. Ambargo durumu daha da zorlaştırdı. 1917’de ciddi bir
yiyecek sıkıntısı başgösterdi. Aynı yılın sonlarında Berlin’de grevler
başladı. Muhalifler, fetih hırsının hükümetin gözlerini kör,
kulaklarını sağır ettiğini söyleyerek harekete geçtiler. Cephe
gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçilerle birlikte isyan
ettiler. Kiel’de, Hamburg’da, Berlin’de, Orta Almanya’da hatta
Münich’te Rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Hükümet tüm
gücüyle yüklenmesine karşın, sonuç alamadı.
1918 sonbaharındaki askeri bozgunlar, ülkenin istilasının çok
yaklaşması İmparator’un tahtını bırakmasıyla sonuçlandı. William,
Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar başa geçtiler. İktidarı
bulan sosyal demokratlar Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs
birliğini Kanlı Hafta diye bilinen 6-11 Ocak, 1919’da tasfiye etti.
Aynı günlerde kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen ve
çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak
cumhurbaşkanını seçti. Aynı yıl tek meclisli –Reichstag- bir parlamento
rejimi kuran anayasa oylandı. Bu anayasaya göre cumhurbaşkanı doğrudan
halk tarafından seçiliyordu ve geniş yetkileri haizdi.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamında
gerçekleşti. 28 Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları
çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım
arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin
%26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü
kaybetti. Alsas Loren ve Yukarı Silesyada kurulu iletişim sistemleri
gitti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular.
Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda
bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre
1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
1919 yılında Mark, savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den
itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri
enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bir
nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan
kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından
aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı
durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun
hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı
ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Sanayiciler savaş tazminaları ödemelerinden yan çizilmesi konusunda
Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi
için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine
gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu.
Almanya’nın savaş tazminatı ödemekten kaçınmasıyla durum ağırlaştı,
sonuçta Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr
madenlerinde çalışan işçiler greve giderek direndiler. Ancak, bu
direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren
ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı – sahiden saat baş! - arttığı eşi görülmemiş bir
enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir
el arabası dolusu para götürüyorlardı.
Alman ekonomisi tamamen çökmüştü.
8. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN BİR BAŞKA SONUCU
Hitler
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD, ülkelerinin Birinci Dünya
Savaşına girmesini destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı
ama öyle olmadı. Ağır ve kesin bir yenilgiye uğradılar. 1918
sonbaharında İmparator tahtını bıraktı, Hollanda’ya sürgüne gitti,
Sosyal Demokratlar iktidara geçtiler. İktidarı bulan sosyal
demokratların ilk icraatlarından biri, Partinin ihtilalci sol kanadı
Spartaküs birliğini tasfiye etmek oldu. Ocak, 1919’da çoğunluğu
sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını
seçti.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet
ortamındadır. Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları
çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım
arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin
%26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü
kaybetti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el
koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek
zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir
araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat
ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
Alman Markı savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren
değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri
enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bunun
bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin
“enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez
bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı
ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun
hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı
ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Sanayiciler savaş tazminatlarını ödememesi konusunda Hükümete tam
destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması
şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu. Baktı olmuyor,
Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde
çalışan işçiler işgale greve gitmek suretiyle direndiler. Ancak, bu
direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren
ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı.
Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu
para götürüyorlardı. Alman ekonomisi tamamen çökmüştü. Sosyalist Maliye
Bakanı Hilferding Ağustos 1923’de “çavdar” bitkisinin değerini esas
alan yeni bir para birimi, çavdar-parası, çıkardı. Üç ay sonra
çavdar-parasının yerini Rentenmark aldı.
“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz.
Rentenmark’ın karşılığı olarak ülkenin mülk ve sanayi kaynakları
üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Adı da zaten buradan geliyor.
Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir
trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!
Ama durdurmayı başardılar. Almanya’nın en yetenekli politikacılarından
birisi olan Gustav Stressman, maliye bakanı ve merkez bankası başkanı
ile elele verdi. Enflasyon düştü, 1924’de altın esasına dayalı
Reichsmark çıktı. Alman markı bundan böyle çavdarı değil altını esas
alacaktı.
Stressman, Almanya’nın batılı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye
çalıştı. Kapanan kredi musluklarını açtı. Savaş tazminatı ödemelerinin
daha makul bir düzeylere çekilmesini sağladı. Alman ekonomisi nefes
almış, dengesini bulmak üzereymiş gibi dururken, buyurun, Kara
Perşembe! Hiç beklenmedik bir şey oldu, New York Borsası çöktü!
1929 Krizi Almanya’ya anında sıçradı – çünkü, Alman sanayi ihracatla ayakta duruyordu ve ihracat kesilince, sanayi durdu.
Büyük Çöküntü, sakinleşmiş gibi duran Alman siyasetini yeniden
radikalleştirdi. Almanya’da o kadar çok siyasi parti ortaya çıktı ki,
parlamenter bir hükümet kurmak düpedüz imkansızlaştı. Koalisyon şöyle
dursun, Reichstag’da, yani Alman parlamentosunda, iki kişi bir araya
gelip tek bir ortak karar alamıyor gibiydi. 1930’dan itibaren hükümet
ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yürütmek durumunda kaldı.
Siyasi kaos bir süre komünistlerin işine yarar gibi göründü, ama
kargaşadan esas faydalanan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi oldu.
Şansölye Brünning ekonomik krizle, işsizlikle uğraşadursun Naziler, bir
yandan olmadık radikal çözümler önerirlerken, öte yandan da Almanların
milli duygularına hitap eden söylemler geliştiriyorlardı. Savaş
mağlubiyetinin ve ekonomik krizin faturasını “çözülmüş” gruplar
dedikleri, komünistlere, yahudilere, hatta çingenelere çıkartan -
“milliyetçi” demeye dilim varmıyor, çünkü biz Türkler “milliyetçilik”in
böylesini hiç bilmeyiz - “ırkçı” söylemler. Öyle abarttılar ki, müziğin
bile Almanya’ya uygun olanı, olmayanı oraya çıktı!
Hitler’e ve ikinci adamı Goebbels’e göre “iyi” Alman müziğini üç adam
yapardı: Ludwig van Beethoven, Richard Wagner, and Anton Bruckner.
Beethoven yaşasaydı ne derdi bilinmez ama Hitler’e göre “ruhu
itibariyle kahraman bir Alman”olan Beethoven, kendisinin manevi
yoldaşıydı. Ama Richard Wagner kadar olmasın! Wagner’in müziğini –
özellikle Tristan’ı - notlarını savaşta sırtçantasında taşıyacak kadar
yüceltmişti. Nitekim sonraki yıllarda Wagner nazi toplantılarının fon
müziği oldu. Bunda bestekârın “Müzikte Yahudilik” isimli risalesinin
katkısı olduğu muhakkak. O risalesinde Wagner, Yahudilerin Almanların
müzik zevkini nasıl zehirlediklerini anlatıyordu. Sonra iyi tanıdığımız
bir isim: ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan. Von Karajan, Nazi
partisi üyesiydi. Daha iyi mevkilere gelmek için olduğu söylenir. Ve
tabii, Reichsmusikkammer - Reisch Müzik Odası - başkanı da Richard
Strauss!
Şansölye Brünning krizden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Yeni
vergiler ihdas etti, buna rağmen hazine gelirleri %30 düştü. Bütçe
açığı dört milyar markı bulunca, devlet harcamalarında tasarrufa
gidildi, memurlarının maaşları ve emekli ödemeleri azaltıldı. Bu arada
kendi işsizlik sorunlarıyla uğraşan Amerika, yanlış bir kararla
sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçip, Alman mallarına
kapanınca, Brünning’in kemer sıkma politikaları da boşa gitmiş oldu.
Şimdi buradan bakınca... Brünning sıkı para politikasını terketmeli,
radikal çözümlere yönelmeliymiş. Ancak, Amerikan başkanları Hoover ve
Roosevelt gibi Şansölye Brünning de kriz yönetiminde deneyimsizdi.
Klasik iktisat teorilerini uyguluyordu, oysa Keynes’in ileri sürdüğü
gibi klasik iktisat teorileri ekonomik çöküntü durumlarında işlemiyordu.
Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz
asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa
ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet
harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki
olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun
olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa
devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre,
durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli
bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir
olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da
olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o
zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır,
kısa vadede değil, diyordu Keynes.
Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda
yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye
gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine
inanmamıştı, Brünning de öyle. Ve tabii Almanlar 1923’de yaşadıkları
korkunç enflasyonu unutamıyordı. Sıkı para politikasına razı
olmalarının bir nedeni de buydu. Ama sıkı para politikası işsizliği
azaltmıyordu. Roosevelt’in Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için
İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekmişti. Brünning’in sandalyesini
Hitler’e bırakması gerekti.
1932’de parlamentodaki en çok koltuk nazilerindi. Gerek generaller
gerekse sağcı politikacılar, düzeni bir tek Nazilerin sağlayacağını
söylüyorlardı. Sonunda, 1933’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ikna
edildi. Brünning’i gönderildi, yerine Hitler’i şansölyeliğe getirdi.
Şimdi... Kapitalizm ile ekonominin bürokratikleştirilmesinin özde
çakışmayacağı, bir arada yürümeyeceği yaygın bir kanıdır. Ama derler
ki, bu doğru olsaydı, Hitler rejiminin kapitalizmin sonunu getirmesi
gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tersine, 1933 sonrası meydana gelen
gelişmeler kapitalizmle bürokrasinin birbirlerini pek güzel
tamamladıklarını gösterdi. Hitler Almanyasında özel mülkiyete
dokunulmadı ancak kullanım kesin olarak yönlendirildi. Diğer bir
deyişle, özel mülkiyet kaldı, serbest piyasa ortadan kalktı.
Ağır sanayinin hareket alanı Nazi rejimin iç ve dış politikalarını
etkileyemeyecek şekilde kısıtlandı. Endüstri çok daha küçük ve
birbirlerine bağlı bir grup tarafından yönetildi.
Bu bağlamda Nazi ekonomisinin siyasi iradeyle uzlaşan bir takım tekelci
sanayicilerin hakimiyetine geçtiğini söyleyebiliriz. Hitler
kapitalistleri, kapitalistler Hitler’i kullandılar.
Hitler benzeri bir ilişkiyi Junker’lerle de geliştirdi. Junker’ler dediğim, Alman toprak ağaları.
Naziler güvenebilecekleri yeni bir ağa sınıfı yaratmaya giriştiler.
700,000 çiftçiden oluşan güçlü bir ordu kurdular. Junkerlerin
arazilerine ipotek konamıyordu. Arazilerini istedikleri kadar büyütme
hakkına sahiptiler. Ayrıca, ürünlerinin fiyatları devlet koruması
altındaydı. Bütün bu uygulamalar küçük çiftçilerin aleyhineydi, onların
sırtından yürütülüyordu ama ne gam?!
Franklin Roosevelt’in Amerika’da yürürlüğe koyduğu altı-yapı inşaatı
atağını Hitler’in daha etkili bir biçimde gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Öyle ki, 1933’de işsizlik sorunu hemen tümüyle çözülmüştü. Buna karşın
Hitler enflasyonun başgöstermesini önleyemedi. Baktı olmuyor, 1936’da
fiyatları dondurdu. Hemen ardından sıkı bir plânlama ve denetim
mekanizması yürürlüğe koydu. Meselâ, deri sanayinde, bir Deri Kontrol
Ofisi kuruldu. Deri Kontrol Ofisi bir yandan deri fabrikalarına ham
deri sağladı, öte yandan işledikleri derinin kime nasıl satılacağına
karar verdi. Bu tabii kontrol memurlarıyla fabrika sahipleri arasında
sürekli pazarlık demekti. Fabrika sahipleri kotalarını arttırmak için
tanıdıkları siyasileri araya soktular, rüşvet verdiler vs. vs.
Ham madde Hükümetin düzenlediği öncelik listesine göre taksim edildi.
Listenin başında ulusal güvenliğe yönelik faaliyetlerin gerektirdiği
hammaddeler vardı, en sonunda da tüketim malları. İlk bakışta makul
gibi görünen bu durumun hiç de öyle olmadığı zamanla ortaya çıktı.
Benzin meselâ öncelikle Alman ordusuna tahsis edildiği için,
fabrikalara hammadde nakledilemez oldu. Fabrikalar birbiri ardına
kapanmaya başladılar. Hükümetin öncelik listesini değiştirmesi de işe
yaramadı. Sonunda savaşın ortasında Hükümet listeyi iptal etmek zorunda
kaldı.
Ekonominin merkezden belirli amaçlara dönük olarak idare edildiği
durumlarda verimlilik hesaplarının gözardı edilmesi adettendir. Böyle
durumlarda fiyatlar ekonomik anlamlarını kaybederler. Kârlılık bir
malın üretilip üretilmemesinin kıstası olmaktan çıkar, fiktif bir
kavram haline gelir. Almanya’da da öyle oldu. Zarar eden fabrikaların
kapanmasına izin verilmedi. İşçiler her halukârda günlük tayınlarını
almayı sürdürdüler. Hitler daha da ileri gitti, işçi sendikalarını
kapattı. İşçileri ayrı bir askeri kuruluş olan Çalışma Cephesinde
birleştirdi. Gençliğe yılda altı ay çalışma mecburiyeti getirdi,
kamplarda sıkı bir disiplin altında topladı.
Silâhlanma, özellikle hava silânması, 1933’den beri sürüyordu. Hitler,
süregelen ekonomik kaosa bir açıklama daha getirdi: ülke toprakları
Almanya’ya dar geliyordu. Alman ulusunun daha fazla yaşam alanına
(lebensraum) ihtiyacı vardı. Lebensraum için en müsait topraklar da
Polonya ve Rusya’daydı.
1936’da bir manevra ile Versailles antlaşmasının silâhsızlandırdığı
Rhineland’a asker yığdılar. 1938’de döndüler, kadim müttefekleri
Avusturya’yı Almanya’ya kattılar. Aynı yıl, Çekostovakya’yı
parçaladılar.
Avrupa devletlerinin müdahalesi 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra
geldi. Hitler kendisini bir çok cephede savaşır buldu. 1941’de Amerika
savaşa girince işler iyice çığrından çıktı. Üç sene sonra 1944 Almanya
çözülmeye başladı. Nisan 1945’de Hitler intihar ettiğinde Almanya bir
baştan öteki başa viraneye dönmüştü.
Müttefikler doğu Almanya’nın çoğunu Polonya ve Sovyet Rusya’ya
verdiler. Geri kalan Alman toprakları İngiliz, Fransız, Sovyet ve
Amerikan olmak üzere dört bölgeye bölündü. Sovyet bölgesinde Alman
Komünistlerinin oluşturduğu rejime Doğu Almanya dendi. Amerikan,
İngiliz ve Fransızların bölgeleri birleşti, Demokratik Alman
Cumhuriyeti böyle kuruldu.
“Kondrad Adenauer’den olmasaydı, Sovyetler Birliği iki Almanya’nın
birleşmesine daha 1950’lerde izin verirdi” diyenler, bu savlarını
Rusların Avusturya’nın bütünleşmesine o yıllarda müsaade etmiş olması
keyfiyetine bağlarlar. Ancak, 1949 Batı Almanya’nın şansölyeliğine
getirilen – ve bu makamı 1963’e kadar elinde tutan, Adenaur, Hıristiyan
Demokratların başı olarak koyu bir şüphecidir: şüphelendiği Sovyetlerin
Almanya üzerindeki emelleri. Bu nedenle, Batı Avrupa ile sıkı bağlar
geliştirir, hatta Almanya’yı NATO üyesi yapar, 1955’de. 1958’de sonunda
Avrupa Birliği olacak oluşumun içinde yer almasını sağlar.
Adenauer, Almanların gerçek isteklerini Batı Almanya’nın temsil ettiği
iddiasında ısrarcıdır. Hür teşebbüs kapitalizmi Almanların istedikleri
düzendir.
Şansölye, Alman ekonomisini diriltir, gözalıcı bir ilerlemenin mimarı
olurken, kurallarıyla biraz oynanmış, duruma uyarlanmış kapitalist
yöntemleri kullandı. Ticaret ve sanayi büyük ölçüde özel teşebbüsün
elinde olmasına karşın, vergiler adamakıllı yüksekti ve elde edilen
gelir geniş bir sosyal hizmetler ağı geliştirmekte kullanıldı. İşçilere
çalıştıkları şirketlerin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayan
1951 kanunu da kapitalist bir uygulama sayılmazdı ama olsun. Alman
ekonomisi ayrıca Batı Almanya’ya Polonya, Çekostavakya gibi Doğu Avrupa
ülkelerinde yaşamakta olup da geri dönen 10 milyonu aşkın Alman
mültecisini de barındırdı.
Konrad Adenauer’a 1963’te yol verilmiş olmasını, özellikle de birlikte
çalıştıklarına karşı, sert mizacına bağlarlar. Muhafazakar ekonomi
politikaları kendisinden sonra gelen iki Hıristiyan Demokrat şansöyle,
Ludwig Erhard ve Kurt Georg Kiesinger, tarafından başarıyla sürdürüldü.
9. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'DA
İngiltere
Avrupa, çok farklı bir iklimdi. Şöyle ki, ABD’nin kurulduğu günden beri
liberal bir anayasa ile korunan demokrasi. “Eski Dünya” ise - Avrupa’ya
böyle denirdi - eski dünya, İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı,
İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’sı, Belçika’sı, Avusturya-Macaristan’ı
ile ayakta kalmaya çalışan bir imparatorluklar manzumesi.
Avrupa imparatorlukları denince ilk akla gelen emperyalizmdir.
Nitekim, Yirminci Yüzyılın başlarında, Asya ve Afrika kıtalarının %85’i
Avrupa imparatorluklarının hakimiyeti altında.
Çin’den, Mısır’a, Sudan’a, Avusturalya’da, Güney Afrika’ya kadar;
Uganda, Kenya, Gambia, Sierra Leone, Gana, İngilizler hemen her yeri
tutmuşlardır.
Onları Fransızlar izler: 1840’dan itibaren Cezayir’dedirler.
Tunus, Madagaskar, Fildişi Sahili, Gine, Senegal, Dahomey, Gabon,
Vietnam, Fransız sömürgeleridir.
Almanya, sömürgeleştirme işinde nispeten geç kalmış, en gözde
yerleri rakiplerine kaptırmıştır ama Pasifik Okyanusu’ndaki Caroline ve
Marshall adaları onundur. Batı Samoa onundur. Çin’in Shandong
yarımadası onun sayılır. Afrika’da, Tanzanya, Togolan, Kamerun ve
Güneybatı Afrika onundur.
Portekiz, Angola ve Mozambik’i, Macao’yı yutmuştur. Hollandalılar
Java’yı, Sumarta’yı ve Borneo’nun çoğunu. Belçikalılar ise Afrika’nın
Belçika Kongo’su denen bölümünü.
Sömürge sahibi olmak güçlü olmayı gerektirir. Bu güç çelik
endüstrisinin, modern gemilerin, demiryollarının, silâhların sağladığı
türden güçtür. Avrupa’da bu güç 1870’den itibaren hızla artmaktaydı.
Dahası, Avrupalılar, emperyalizmi haklı ve doğru kılan söylemler
geliştirmişlerdi.
Ne gibi? Meselâ, Darwin’den yola çıkarak, güçlü ülkelerin zayıf
ülkeleri boyunduruk altına alıyor olmalarının doğal olduğunu düşünmek
gibi. Kimi bu yolla Tanrı’nın dinini – Hıristiyanlığı yani – yayarak
sevap kazanmaktadır. Kimileri barbar uluslara beyaz adamın üstün
medeniyetini taşıdıkları için gurur duyarlar. Kimileri de ticaret
yapabildikleri, fabrikalarına ucuz ham madde, ucuz işgücü
sağlayabildikleri için mutludurlar. Orta sınıf, yani öğretmenler,
profesörler, memurlar bir ülkenin diğerini sömürmesini gayri ahlâki bir
tutum olarak görmezler. Ne orta sınıf, ne de Avrupanın belli başlı
kiliseleri. Katolik olsun, Protestan ya da Ortodoks olsun, din adamları
ülkelerinin emperyalist politikalarını ya desteklemektedirler ya da ve
en kötü ihtimalle, hoş görürler. Hal böyle olunca, silâhlanmaya
kimsenin itirazı yoktur. Tersine, herkesin maddi ya da manevi çıkarı
orduların güçlenmesinden geçer.
Öte yandan kapitalizm karşıtları, sosyalistler, imparatorluk
kavramını kârlarını arttırmaya çabalayan kapitalistlerin bir
düzenlemesinden ibaret görüyorlardı. Örneğin, Vladimir Lenin’e göre,
emperyalizm, kapitalizmin vardığı en üst noktadır.
Bütün bunların konumuzla ilgisi de şöyle: Ondokuzuncu Yüzyıl
emperyalizmi ve dünya lideri olmak hırsı – müdahalecilik - Yirminci
Yüzyılın başlarında Avrupa’yı sağ ve sol kamplara böldü. Sağda,
yurtseverlikten- ırkçı faşizme uzanan fraksiyonlar. Solda,
demokrasiden-komünizme uzanan düzen muhalifi pasifistler. Çok çeşitli
dünya görüşleri. Bu bölünmelerden çoğu kez birbirine düşman, sayısız
siyasi parti oluştu. Sayısız siyasi parti, sayısız çözüm önerisi demek.
1929 Krizi ve izleyen Büyük Çöküntü Avrupa’yı vurduğunda, her grup
kendi çözüm reçetesi ile ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın ötesinde kendi
çözüm önerisini dayattı. Amerika’da, çöküntünün tüm ağırlığına karşın,
karşıt görüşlü grupların ölesiye çatışmaları diye bir durum söz konusu
olmamıştı. Oysa özellikle de kıta Avrupa’sında solcuların muhtelif
fraksiyonları ile sağcıların muhtelif fraksiyonları birbirleriyle ve
kendi aralarında kıyasıya çatıştılar.
Almanya’daki çatışmalardan Naziler kârlı çıktılar, İngiltere’de 1929 Krizin çözümü Sosyalist İşçi Partisinin başına kaldı.
Bizde “İngiltere” deyip geçmek adet olmuş. Oysa ülkenin resmi adı
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı. İngiltere, Büyük
Britanya adasındaki ülkelerden birisi, diğer ikisi İskoçya ve Gal.
Onbeşinci Yüzyıl’da başlayan Sanayi Devriminin beşiği, Büyük
Britanya. Fabrika sisteminin yaratıcısı. Ondokuzuncu yüzyılın son
çeyreğinde Amerika devreye girinceye kadar, gerek miktar gerekse değer
olarak dünyanın en büyük sanayi mamulleri üreticisi. Aynı zamanda dünya
ticaretinin lideri. İyi bir iklim, zengin madenler, gelişmiş deniz
ticareti- buna bağlı olarak dünya denizlerinin kontrolu. Deniz aşırı
fetihler, sömürge pazarları Büyük Britanya’nın ekonomisini güçlendiren
unsurlar arasında sayılır. Bunlar kadar önemli bir başka husus da,
Büyük Britanya’lıların kıta Avrupasını sarsan dini savaşlara bulaşmamış
olmaları. Daha hoşgörülü, daha özgür bir ortamda yaşamış, işlerine
bakabilmiş olmalarıdır. Sınıf çatışması var, ancak çözümler kıta
Avrupası ülkelerine kıyasla daha hızlı.
İngiltere, 1929 Krizinin bir benzerini 1720’de yaşamış olan bir ülke.
Meşhur South Sea Bubble/ Güney Pasifik Balonu hikayesi. Bu kriz de
İngiliz devlet adamı Robert Harley’in başının altından çıkıyor. Dönem
devletin iç borçlarının neredeyse ödenemeyecek kadar arttığı bir dönem,
1720’nin parasıyla 150 milyon dolar. Harley, bir plân yapıyor. Plâna
göre, tüccarlar bu borcu üstlenecek, bunun karşılığında da Devlet
onlara Güney Pasifik ve Güney Amerika ticaretini tahsis edecek. Tekel
olarak. Tüccarlar, öneriyi kabul ediyorlar ve Güney Pasifik Şirketi adı
altında bir şirket kuruyorlar. Şirket kurulduktan sonra Güney
Pasifik’in ve Güney Amerika’nın zenginliklerini abarttıkça abartan bir
hikayeler zinciridir oluşuyor. Hikayeler dilden dile dolaşıyor. Her
anlatan birşeyler ilâve ediyor. Sonunda Güney Pasifik Şirketinin
hisseleri kapış kapış gitmeye başlıyor. Fiyatlar bir iken on oluyor.
Sonra, bir gün, Şirketin direktörü kendi hissesini en yüksek fiyattan
satıveriyor. Birkaç şirket yöneticisi de aynı şeyi yapınca, panik!
Herkes satmaya başlıyor. Hisse senetlerinin fiyatları çakılıyor. Güney
Pasifik Balonu patlıyor. Binlerce insan perişan oluyor. Parlamento bir
araştırma başlatıyor. Ortaya çıkıyor ki, şirket yöneticileri sahtekâr.
Meğer, hisse senedinin fiyatlarını yükseltmek için balonu uçuran
onlarmış.
“Merkantalizm,” Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların baskın ekonomik
teorisi. Bu teoriye göre, bir ulusun bütün olarak çıkarları o ulusu
oluşturan bireylerin ya da zümrelerin çıkarlarından önde gelir.
Endüstri, tarım ve ticaret, ulusun çıkarları doğrultusunda
yönlendirilir ve desteklenir. İthalat kısıtlanırken, ihracat teşvik
edilir. Dış ticaret fazlası devletin altın stoğunun artması demektir.
Büyük Britanya Devleti, denizciliğin ve ticaretin gelişmesi için ne
mümkünse yapar. East India Co., Hudson Bay Company gibi dev ticaret
şirketleri geliştirirler. Sömürgelerde büyük çapta hayvancılık yapılır.
Yün, anavatana ihraç edilir, tekstil, Büyük Britanya’nın önde gelen
endüstrisi olur. İki büyük keşif, 1765’de İngiliz James Watt’ın buharla
çalışan maden çıkartma makinası, 1815’de George Stephenson’un buharlı
lokomotifi, Büyük Britanya’yı tekstile ilâveten demir-çelik üretiminde
de dünya lideri yapar. Ülke demir ağlarla örülür.
Kapitalizmde adet kalkınmanın yükünü işçi sınıfının çekmesidir.
İngiltere bu olguyu gelişimine paralel olarak en ağır yaşayan ülkelerin
başında gelir. Çocuk işçiler, çok uzun saatler, çok düşük ücretler,
sefil yaşam koşulları. Richard Llewellyn’in romanı “Vadim O kadar
Yeşildi ki!” Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır – 1941’deki
çekilen bir de film vardır.
19. yüzyılda görkem ve sefalet bir arada yürür. Büyük Britanya’da
gelir dağılımının en kötü olduğu bir yüzyıldır. İngiliz sermayesi iyi
gelir getiren Amerika’ya aktığından, işsizlik zaten yüksektir. Buna bir
de kuraklık eklenip, yiyecek fiyatları yükselince işçi sınıfı perişan
olur. 1836-38 yılları arasında İngiltere’de tam 63 banka batar.
Binlerce kişiyi işsiz bırakır, “fakir evleri” denilen nefret edilesi
barınaklarda yaşamaya zorlar.
Bu yıllar aynı zamanda “patates kıtlığı”nın yaşandığı yıllardır.
Patates, Amerikan kıtasının bir hediyesidir. İrlanda toprağında kolayca
yetişen bu mükemmel gıda kaynağı kısa zamanda İrlandalıların
kurtarıcısı olur. Hatta, nüfusları artar, sekiz milyonu bulur. Sonra
bir hastalık gelir, 1845’de mahsul tek bir patates kalmamacasına telef
olur. Görülmedik bir kıtlık başlar, bir milyon İrlandalı açlıktan ölür.
Diğer bir milyon balıkçı gemisi, kuru yük şilebi, ne bulabiliyorlarsa
artık, Amerika’ya göç ederler. O zamanlardan kalma bir söz vardır:
Derler ki, İrlandalıların en büyük talihsizliği, İngiltere gibi zalim
bir yayılmacı ülkeye komşu olmalarıdır. İngiliz Hükümeti gerçekten de
yardım etmek için parmağını kıpırdatmamıştır. Ne İngiliz hükümeti ne de
toprak ağaları. Patates kıtlığı İrlanda’nın İngiltere’den kopmasına
neden olur, iki ulus arasında bugün halen süren husumeti doğurur.
Charles Dickens, “Oliver Twist” isimli romanını 1837’de yazar.
Sonradan İngiltere başbakanı olacak olan Benjamin Disraili’nin “İki
Ulus” adlı romanı varsıllar ile yoksullar arasındaki uçurumu anlatır.
Friedrich Engels’in “İngiliz İşçi Sınıfının Koşulları” Manchester’de
izlediği sefaletin üstüne kuruludur. Karl Marks’ın “Das Capital”i,
Engels’in bu kitabını temel almıştır.
İlk örgütlü işçi hareketlerinin başladığı yıllar da bu yıllar.
Chartristler. Chartrisler, işçi sınıfına seçme ve seçilme hakkı
tanınmasını isterler. Milyonlarca imza toplarla, Parlemento’ya dilekçe
üzerine dilekçe verirler. Ama işe yaramaz. Kraliçe Victoria’nın
askerleri ateş açarlar. 24 ölü, yüzlerce yaralı.
İşçi Partisi, 1900’de, işçi sendikalarının siyasi kolu olarak
kurulur. Ancak, görülmedik bir entelektüel desteği vardır: Fabian
Cemiyeti. Fabian Cemiyeti, Marx’ın sınıf çatışması teorisini reddeden
bir grup entelektüelin 1884 kurduğu bir cemiyettir. Ulusun üretim
kaynaklarının ve araçların ortak sahipliğine ve kullanımının
demokratikleşmesine inanırlar. Barışçıl ve evrimsel değişimden
yanadırlar. İsimlerini de ünlü Roma Generali Fabius’tan alırlar.
Fabius, düşmanla doğrudan karşılaşmaktansa, yorarak yenmekten yana olan
bir askerdi. Ekonomist Sidney Webb ve eşi sosyolog Beatrice Webb, ünlü
tiyatro yazarı George Bernard Show, romancı H.G. Wells, İngiliz
sosyalizmin kuruları. Bir de James Ramsay MacDonald.
James Ramsay MacDonald, 1929 Krizi patladığında başbakan olan
adam! MacDonald, İskoç kökenli, İşçi Partisinin kurucularından. Ayrıca
İşçi Partisinin ilk iktidarının ilk başbakanı. 1924’de on-onbir ay
süreyle başbakanlık yapmışlığı var. Başta işsizlik olmak üzere,
ekonomik sorunları çözemediği gerekçesiyle ilk başbakanlığında istifaya
zorlanıyor. Bir de, dönemin Sovyet Rusya liderleriyle fazla sıkıfıkı
olmakla suçlanması var. Oysa, MacDonald, 1925 kongresinde İngiliz İşçi
Partisinin komünizmi reddetmesini sağlayan adam. İngiliz İşçi
Partisinin ikinci iktidarı, adamakıllı şansız. MacDonald kendisini her
kafadan bir sesin çıktığı ekonomik hercümercin ortasında buluyor.
İngiltere’de zaten yüksek olan işsizlik, 1929-33 yılları arasında
ikiye katlamıştı. Sanayi üretimi %25 düşmüştü, ürün fiyatları da öyle.
İngiltere ekonomisinin bel kemiği gemi inşa endüstrisi tamamen
çökmüştü. Herkes gibi, İşçi Partisinin de çözüm önerileri vardı. Ancak,
MacDonald, ilginç bir adam. Belki de Fabian üyesi olduğu için böyle.
Başkanı olduğu Partinin çözüm önerilerine itibar etmektense, istifa
etmeyi, Muhafazakar Stanley Baldwin’in başkanlığında Liberal,
Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nden oluşacak bir koalisyonda görev almayı
tercih etti. Sınıfına ihanetle suçlandı, parti başkanlığından atıldı
ama hükümette kalmaya devam etti.
Yeni başbakan Stanley Baldwin, Muhafazakâr Partidendi. Hemen hiç
resmi eğitim görmemiş olan MacDonald’dan farklı olarak Trinity College,
Cambridge Üniversitesi gibi İngiliz aristokrasinin gözde okullarının
gözde öğrencilerinden. Onun da 1924-1929 arasında bir başkanlığı var.
MacDonald’la halef selef olmuşlar. Baldwin, ilk başbakanlığı sırasında,
1926’da, genel greve giden işçilerin taleplerine kulak tıkamasıyla
tanınıyor. Dahası, 1927’de sendikaların gücünü budamak üzere önlemler
almaya da kalkışmış.
Koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından birisi, sterlinde altın
esasını lağvetmek oluyor. Ve bu bir muhafazakar için gerçekten de
ilerici bir atılım sayılıyor! Neden, çünkü klasik iktisatçılara göre
bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına
gelir. Tartışmalı bir konudur, ilerki sohbetlerde üzerinde durmamız
gerekecek.
Peki, nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin,
frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının
isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında
bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır.
Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir
Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için
daha pahalıdır.
Para arzını böylece arttıran hükümet, gümrük duvarlarını yükseltiyor,
inşaat sektörünü destekliyor. Bu tedbirler, başta inşaat, otomobil ve
elektrik sektörlerinde iyileşme getiriyor. Bu sektörler lokomotif
oluyor, ekonomi 1933-1937 yılları arasında düzelmeye yoluna giriyor.
İşsizlik, İskoçya ve Kuzey İngiltere’de ciddiyetini muhafaza etmekle
birlikte, Birleşik Krallık halkı çöküntüden kıta Avrupa'sı kadar
etkilenmedi. Almanya’da görünen kanlı ideolojik çatışmalar İngiltere’de
görülmedi. Kanada ve Avustralya’ya eşit hakların verilmesi hariç,
İmparatorluk’a dokunulmadı. Kıral Beşinci George’un itibarı yerindeydi.
Her ne kadar oğlu Yedinci Edward iki kez boşanmış bir Amerikalı
kadınla, Mrs. Simpson’la, evlenmeye kalkıştığında tahtından olduysa da,
İngiltere, eski İngiltere olarak kaldı.
10. BÖLÜM:1929 KRİZİ AVRUPA'DA..
Fransa, İtalya ve IBRD
1929 Krizi patladığında, Fransa çok sayıdaki “cumhuriyet”lerinden
Üçüncüsünü yaşıyordu. Üçüncü Cumhuriyet dedikleri 1870’de Almanya
yenilgisinden sonra Adolf Thiers’in (ADOLF TİE) cumhurbaşkanlığında
kurulan cumhuriyet.
Thiers, 1871’de Paris komününü acımasızca dağıtmasıyla ünlüdür.
Paris Komünü, malum, dünyanın ilk işçi hükümeti. Fransa’daki sınıf
çatışmasının sonucunda, alternatif bir yönetim biçimi olarak ortaya
çıkmıştı. Komünist Manifesto’da “proletaryanın siyasi gücü iki ay
süreyle elinde tuttuğu” dönem olarak geçer.
Kanlı başlayan Üçüncü Cumhuriyet yine de Fransa’nın en dayanıklı
cumhuriyetlerinden birisidir, 1940’a kadar sürer. Birinci Dünya Savaşı,
ülkenin doğu ve kuzey bölgelerini yerle bir etmiş, hazinesini
boşaltmış, daha da kötüsü 1,5 milyon gencini yok etmiştir. Nüfus artışı
korkutucu bir şekilde azalmaktadır. Buna karşın savaş, siyasi partileri
“Union Sacree,” (ÜNYO/N SAKRE) Kutsal Birlik altında bir araya
getirmiştir. Kutsal Birlik’in kutsal ismi ünlü George Clemenceau. (JORJ
KLEMENSO) Fransa’nın “Zaferin Babası” dedikleri başbakanları. Bir diğer
adı da “Kaplan.” Clemenceau, (KLEMENSO) ayrıca Versailes antlaşmasının
baş mimarı. Almanya’nın bir daha asla ve asla Avrupa’yı tehdit eden bir
güç olmaması için uğraşan “kindar” adam. O kadar ki, Clemenceau’nın
Almanya’yı tam anlamıyla cendereye sokan intikamcı tutumundan
olmasaydı, enflasyon o hale gelmez, Hitler doğmazdı denir. 1929 Krizi
patladığında Fransız başbakanı olan 1876 doğumlu Andre Tardieu, (ANDRE
TARDİYÖ) Versailles’da bu (KLEMENSO’nun) Clemenceau’nun
danışmanı.Tardieu başkanlığındaki Fransa’nın kriz deneyimi Avrupa’nın
diğer ülkelerinden daha farklı. Büyük Çöküntü Fransa’ya diğer ülkelere
nazaran daha geç bulaştı. Nispeten daha az ama daha uzun süreli etkili
oldu.
Sanayi Fransa’da da Yirmili yıllarda büyümüştü. Ancak, Amerika’dan
farklı olarak, Fransız sanayisinin motoru ihracattı. Sanayi ürünlerinin
%30’u yurtdışına satılıyordu. Fransız sanayi üretimi ve yatırımları
doruktaydı. İşsizlik söz konusu değildi. Sadece 190 bin kişinin
işsizlik parası aldığı söyleniyordu. Fransızlar, mutlu ve
gururluydular. İyimserliklerini, New York Borsasının çöküşü bile
önleyemedi. Tardieu , 1930’da “artık refah politikaları uygulamanın
zamanı geldi” mealinde nutuklar atıyordu. Ancak göz ardı ettiği önemli
bir husus vardı: ihracatın artışında frankın rolü. İhracatı arttıran
temel faktör Fransız frankının sürekli devalue ediliyor olmasıydı.
Hatta, Bir yoruma göre Fransa’nın ’29 Kriz’inden Almanya kadar
etkilenmemiş olmasının nedeni, Fransız ekonomisinin dünya ekonomisinden
tecrit edilmiş olmasıdır. Bu önemli bir nokta. Krizler çünkü dünya
ekonomisine entegre olunduğu ölçüde bulaşıyor. Kendi yağı ile kavrulan
bir üçüncü dünya ülkesiyseniz, meselâ, Rusya ya da Güney Asya krizinden
etkilenmiyorsunuz. Ama sistemin bir parçasıysanız, bir yerde patlak
veren bir buhran eninde sonunda sizi de etkiliyor. Fransa’nın durumunda
dünya ekonomisinden “tecit” edilmişlik durumu, Fransız parasının
değerinin altında işlem görüyor olmasının getirdiği tecritti. İhracat
artıyordu ama frankın değerini düşürdükleri için, mallarını gerçek
değerinden daha ucuza sattıkları için artıyordu. Sağlıklı bir ekonomik
politika değildi. Buna karşın, ihracatın sürüyor olması çöküntüyü
geciktirdi. Ne zamana kadar? Büyük Çöküntü Fransa’nın müşterilerini mal
alamayacak duruma getirinceye kadar.
Nitekim, 1929-1932 arasındaki üç yıl içinde ihracat, yarı
yarıyadan da fazla düştü. 52 milyar franktan, 20 milyar franka.
Metallürji ve tekstil, ihracata doğrudan bağımlı sanayilerdi, dış
pazarlardaki daralmadan ve fiyat düşüşlerinden en büyük zararı onlar
gördüler. Makinalarını yenileyemeyecek hale geldiler. Çöküş, tüm
ekonomiye bu sektörlerden yayıldı.
Kağıt, kauçuk, petrol arıtımı, elektrik gibi uluslararası
rekabetten korunan endüstriler durumlarını muhafaza ediyorlardı.
Hükümetin üretimini doğrudan desteklediği şeker, gemi inşaatı, kömür
sanayiine de pek bir şey olmadı. İşsizlik vahim boyutlara ulaşmadı.
1936’da, işsiz sayısı 1 milyon civarındaydı - toplam işgücünün sadece
yüzde beşi. ABD ve Almanya’yla kıyaslandığında gerçekten de devede
kulak. Öte yandan işsizliğin düşük olmasının bir nedeninin de baştaki
hükümetin yarım-gün çalışmaya ağırlık vermesi olduğu söylenir. Bir
hesaba göre yarım-gün çalışma, 1 milyon 300 bin kişinin “işşiz”
sayılmasını önlemiştir. Öyle de olsa, Fransa, Büyük Krizi, GSMH’ nda
%10’dan fazla olmayan bir düşüşle atlatır. Sanayi ve ticaretteki düşüş
%20 ile kısıtlı kalır. Keza, hane tüketim seviyesi de yüzde 14’den
fazla inmiş değildir.
İngiltere, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak Fransa’da kriz
yönetiminin başarıyla sürdüren hükümet, Popüler Cephe hükümetidir.
Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerin oluşturduğu Popüler Cephe
hükümeti.
Oysa, gerek ekonomik problemler, gerekse Almanya ve İtalya’da güçlenen
nazi ve faşistler, Fransa’da da bölünmelere neden olmuş, kanlı
nümayişler birbirini kovalamıştı. Bu hengamede Sosyalist, Radikal ve
Komünistlerin bir araya gelmeye başarmaları Fransa için büyük bir
şanstı.
1936 seçimlerini kazanan Popüler Cephe, milliyetçi-muhafazakar ve
şahin Tardieu’yü ekarte etti. Tardieu, siyasetten çekilmesiyle
sosyalist kanat reformlara girişti. Bu reformların arasında arasında iş
gününü haftada 40 saat ile sınırlamak, toplu sözleşme, ücretli tatil,
kamulaştırma, ve Fransız Bankasının statüsünde değişiklik gibi önemli
atılımlar var. İşçi ücretlerinin aynı seviyede tutulmuş olmasının talep
daralmasını önlemek suretiyle Krizden çıkmaya yardımcı olduğu da
söylenir. Söylenir diyorum, çünkü ekonomik analiz, yani neyin neye
neden olduğunun çözümlemesi, geriden gelen bir iştir. Hadiseler olup
bittikten sonra masaya yatırılır, adeta otopsi yapar gibi, neyin neye
neden olduğu araştırılır, bir daha olmaması için tedbir alınmaya
çalışılır.
Ancak, ekonomistler geçmiş hadiselerin sebepleri ve sonuçları
hakkında fikir birliği içinde olacaklar diye de bir şey yoktur. Çoğu
kez herkes ekonomik meselenin bir başka noktasında odaklaşır. Bir başka
noktasını öne çeker. Bunun nedeni, ekonominin fen bilimleri gibi
laboratuarlarda test edilen, kesin verilere dayanan bir bilim
olmamasıdır. İki oksijen bir hidrojen atomu her defasında su yapar. Ama
ekonomide, şu icraatı, şu icraatla birleştirirsek bu sonucu alırız
şeklinde kesin bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü insan toplumları dinamik
sistemlerdir. Dinamik sistemler de hiç beklemediğiniz unsurlar araya
girer ve planlarınız işlemeyebilir.
1939’da Fransa’nın İngiltere ile birlikte Hitler'e karşı savaşa
girmesini onaylayan da bu Birleşik Cephe hükümetidir. Maginot hattının
gerçektenden geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Değilmiş. Almanya’nın
yıldırım harekatı sonucunda kesin bir yenilgiye uğradılar.
Fransa aylar içinde boynunu büktü, 1940’da mütareke imzalamak zorunda
kaldı. Ülke biri işgal altında olan, diğeri hür olmak üzere iki bölgeye
ayrıldı. “Hür” denilen bölgede toplanan Fransız parlamentosu Birinci
Dünya Savaşı kahramanlarından (MAREŞAL ANRİ PETE/N’e) Mareşal Henry
Petain’e yeni bir rejimin kurulması için tam yetki verdi. Üçüncü
Cumhuriyet’in sonu, yeni rejimin başlangıcı.
Fransa’nın resmi yeni rejimi: faşizmdi. Mareşal (PETE/N’İN)
Petain’in faşizm yanlısı hükümetinin bir adı da Vichy Hükümeti. Vicht
Hükümeti adını kurulduğu Vichy şehrinden alıyor, orta Fransa’da.
Fransa’nın faşist Vichy hükümetinden kurtulması Amerikalıların ve
İngilizlerin sayesinde. Müttefikler, bu hükümeti tanımadıkları gibi,
“hür” sayılan bölgeyi işgal ettiler. Petain hükümeti Almanya’ya
sığındı. Almanya da işgal edince son buluyor.
Gelelim İtalya’ya. 1870 –1915 İtalya’nın da serpildiği yıllar.
Mali işlerini yoluna koyduğu, idari yapılanmasını iyileştirdiği yıllar.
Demiryolları gibi temel endüstriler bu yıllarda gelişiyor ve çoğu kez
yabancı sermaye ile. İtalya, Bismarck Almanyası ve Franz Joseph
Avusturyası ile ittifak halinde, ticari ilişkilerini geliştiriyor - her
ne kadar sonunda piyasalarını işgal eden Alman malları karşında narin
ulusal ekonomisini kurtarmak için korumacılık uygulamak zorunda kalsa
da.
İtalya’nın geleneksel sorunu varsıl Kuzey, yoksul Güney sorunu.
Tarım, genel olarak ülkenin güneyinde, endüstri Kuzey’de. Tarım, o
yıllarda da başarılı değil. Dış piyasalarda tarım ürünlerinin
fiyatlarının düşüyor olması, bir yandan da ağır sıtma ile mücadele eden
İtalyan köylüsünü kötü etkiliyor. Çiftçiler, ağır vergiler altında
bunalırken, endüstri işçileri siyasal olarak örgütleniyorlar,
sendikalar güçleniyor.
Sendika hareketleri İtalya’da daha 1892’de Sosyalist Partinin
kurulmasıyla sonuçlanıyor. Sosyalist Parti zamanla “Demokrat Parti”ye
dönüşüyor. Böylece eski monarşistlerin, ve liberallerin, ve solcu
cumhuriyetçilerin, ve reformistlerin yanı sıra sosyalistler de siyasi
sahneye duhul ediyorlar. 1913’de İtalyan kadınları henüz oy
veremiyorlar ama oy hakkı tüm reşit erkeklere tanınıyor.
Birinci Dünya Savaşının başında İtalya toplumsal istikrarı olan
bir ülke görünümünde. Daha da önemlisi Avusturya ile olan ilişkileri
soğuma yolunda. İtalya geleneksel müttefiklerini terk ediyor, Fransa ve
İngiltere’nin yanında yer alıyor. Bu seçiminden karlı çıkıyor.
Versailles antlaşmasının sonucunda ülkesine toprak katıyor.
Bu yıllar, aynı zamanda İtalya’da çok sayıda siyasi partinin
kurulduğu yıllar. Demokratik Partinin yerine kurulan Popüler Parti,
Sosyalist Partiden ayrılan ve ünlü Antonio Gramsci’nin başkanlığında
kurulan İtalya Komünist Partisi ve tabii Benito Mussolini’nin Faci di
Combattimento’su. “Combattimento” mücadele demek.
Mussolini, ateşli bir sosyalist demircinin oğlu. 1910’lu yıllarda
devrimci Sosyalist Parti’nin başkanı. Hatta “Avanti” isimli bir de
sosyalist gazete çıkarıyor. Fakat ne oluyorsa oluyor, Birinci Dünya
Savaşının başlamasıyla birlikte, Mussolini aniden dönüyor, milliyetçi
kesiliyor. Yetmiyor, müdahaleciler, yani emperyalizm taraftarları ile
bir oluyor. Sosyalist Parti’den atılıyor. Fransa’dan aldığı para