Ödev sayfası,Matematik,Kimya,Fizik,Çözümlü Sorular,Yazılı Soruları

7/12/2007 - Dünya Ekonomik Krizleri 2

Kategori: iktisat
7. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'YA ATLIYOR

Almanya
‘20li yılların “kükreyen” Amerika’sını dize getiren, Amerika’nın çehresini değiştiren 1929 Krizi ve onu izleyen Büyük Çöküntü gezegenimizin en büyük ekonomik buhranı olmakla kalmadı, bir de “faşizm” namındaki uğursuz uygulamayı sardı dünyanın başına. Büyük Çöküntü’den olmasaydı, Almanlar Hitler’e mahkûm kalmayabilirlerdi.

(Deutschland, Deutschland über alles!!!)

Almanya, Amerika’dan çok farklı bir ülkeydi. Amerika, dünyanın demokratik bir anayasa ile kurulan ilk devleti, Almanya ise 1918’e kadar bir imparatorluk. II. Wilhelm ve onun ünlü şansölyesi mutlakiyetçi-muhafazakâr Bismarck tarafından özenle yönetilen bir imparatorluk.

İki ülke arasında ciddi anlayış ve görenek farkları vardı. Örneğin, Başkan Roosevelt’in 1933-37 yılları arasında uyguladığı New Deal programına kadar Amerika’da siyasi güç, özel sektörün tekelindeydi; hükümeti sanayiciler ve işadamları yönlendirirdi. Washington’un ekonomi yönetimine ağırlığını koyması Büyük Çöküntü’den sonra. Oysa Berlin... Berlin, başkent olduğu 1871’den itibaren, II. Reich’ın siyasi ve iktisadi merkezi. Alman ticaret ve bankacılığının beşiği. Ayrıca, Alman milliyetçiliğinin, Alman aydınlarının en önemli entelektüel kalesi.

Amerikan halkı başından beri liberal kapitalizme, “laissez faire”e, yani “devlet ekonomiye müdahale etmesin” öğretisine inanmış bir halktı. Eğitimden, emniyete kadar ne yapılacaksa biz kendimiz yaparız diyen bir halk. Almanlar ise, liberalizmden komünizme kadar hemen her ekonomik sistemi tartışan, hemen her ekonomik sistemi benimsemeye hazır kesimlere bölünmüş bir halk. Büyük düşünürler ülkesi. Karl Marx’ın vatanı Almanya. Friedrich Engels’inki de öyle.

1916-1922 yılları arasında sanatta ve edebiyatta hakim olan “Dadaist” akım o kuşağın imparatorluk kültürüne duyduğu nefreti simgeler. Dadaistler, “burjuva” dedikleri sanata duydukları nefreti eserlerinde geleneksel kuralları çiğneyerek belirtmeye çalıştılar. Deyiş yerindeyse putları kırıyorlardı. Teorik akıl hocaları Karl Korsch’tı. Yirmili yılların önde gelen Alman marksisti, Karl Korsch. Aynı yıllarda Amerikalılar caz dinliyorlar, borsa ile yatıp borsa ile kalkıyorlardı.

Alman geleneği ekonominin merkezden yönetilmesine yatkındı. Farklı ölçülerde olmakla birlikte bu, Bismarck’ın 2. Reich’ında da böyle olmuştu, onu izleyen Weimar Cumhuriyetinde de, Hitlerin nazi rejiminde de. Yine Amerika’dan farklı olarak, Almanya’da demiryolları, posta, telefon-telegraf ve enerji kuruluşları devlete aitti. Gaz, su gibi kamu hizmetleri gören şirketler de öyle. “Belediye sosyalizmi” denilen bir sistem yaygındı. Bir şehir ya da eyalet yönetimi reel üretime katılabiliyor, meselâ madencilik yapabiliyordu. Meselâ, Alman ulusal bankası Reischbank, şahıs malıydı ancak başkanı ve yönetim kurulu üyelerini imparatorun bizzat kendisi atıyordu. Şirket sahiplerinin yönetimde söz hakkı yoktu.

Öte yandan, ekonominin merkezden yönetilmesinin yararları da var, zararları da. Yararlarından birisi kriz dönemlerinde kaynakların hızla harekete geçirilebilmesini mümkün kılması, ikincisi, dev yatırım projelerini devreye sokarak işsizliği kısa zamanda önleyebilmesi. Zararları ise merkezden verilen kararların çoğu kez politik mülahazalarla, ekonomik olmayan kriterlere göre verilmesi, kaynakların doğru kullanılmaması, ziyan edilmesi.

Alman geleneği ekonomik kaynakların ulusal çıkarları koruyacak şekilde yönlendirilmesi şeklindeydi. Almanya, dünyanın en büyüğü, en güçlüsü olmak hususunda ta 1.Reich’tan yani Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ndan itibaren iddialıydı. Oysa, Amerika’nın dünya liderliğine soyunması adeta kerhendir. O yıllarda Amerikalılar iki büyük okyanus tarafından korunan ülkelerinde “Eski Dünya”ya, Avrupa’ya yani, bulaşmadan yaşamak isteyen bir halktılar. Çocuklarını deniz aşırı ülkelere savaşmaya yollamaları gereğine çok zor ikna edilen bir halk. Almanya ise herzaman “Eski Dünya”nın şefi olmak istedi. Ancak bu iddiasını fiiliyata dökmesi 1870lerden sonra.

1871 Almanya için çok önemli bir tarih. Kayzer Wilhelm, bu tarihte tahta çıktı. Berlin, bu tarihte başkent ilân edildi. Konumuzla doğrudan bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Charles Darwin’in “The Descent of Man” İnsanın Alçalışı isimli kitabı 1871’de yayınlandı. İlerki yıllarda bu kitap Alman ırkçılığının gerekçesi olarak kullanıldı. “Aryan” halklarının doğal üstünlüğü, sarı-saçlı mavi gözlü kuzeyli kahramanların Batı medeniyetinin yenilmez bekçileri olarak sunulması, vs.vs... Bu sapkınlığa Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında aklı başında bilinen pek çok yazar revaç verdi. Count Gobineau, Houston Chamberlain, Hans Gunther, hatta Yahudi Alfred Rosenberg. Irkçılığın halk arasında yaygınlaşması 1910-1920 arasındaki on yılda. Esas itibariyle etnik bir mozaikten oluşan Almanya’nın keskin milliyetçiliği böylece “bilimselleştirilmiş” oldu.

Almanya sanayileşmeye İngiltere’den çok daha sonra, 1870’lerde başladı. Buna karşın, II.Wilhem’in ve Bismarck’ın idaresinde hızla yol aldı. 1910 yılına geldiğinde İngiltere’nin iki katı çelik üretiyordu. İngiliz-Alman teknolojik rekabetinin kökenleri de o yıllara uzanır. Hatta, ortada dolaşan bir fıkraya göre, Almanlara marifetlerini göstermek isteyen İngilizler saç teli inceliğinde bir çelik parçası gönderirler. Almanlar’ın İngilizler’e cevabı saç inceliğindeki bu tele bir delik açmaktır!

Çelik demiryolları yapımında kullanıldı... demiryolları, güçlü bir ticaret filosu, makinalar... ve tabii silah ve cephane. Almanya kısa sürede dünyanın en iyisi olarak anılmaya başladı.

Mükemmel bir yüksek öğretim sistemi, Alman bilim ve teknolojisinin sırrı buydu. Üniversiteler, teknik okullar araştırdı, sanayi uyguladı. Elektrik ve kimya endüstrisi Almanya’nın en çok gurur duyduğu iki sektördü. Werner von Siemens ve Emil Rathenau ikilisi ülkeyi bir baştan bir başa aydınlattılar. Geniş bir tramvay ağı kuruldu. I.G. Farben kimya endüstrisinin en önde gelen ismi oldu.

Almanya’nın ekonomik kalkınmasının çok önemli bir diğer unsuru Alman bankacılık sistemi. Amerikan ve hatta İngiliz bankalarından farklı olarak, Alman bankalarının kuruluş amaçları endüstriye finansman sağlamaktı, kamuya kredi açmak değil. Bankalar sahip oldukları hisse senetleri ve bonolar aracılığı ile sanayi kuruluşlarına ortaktılar. Birbirlerinin yönetim kurullarına katıldıklarından, işletmede de söz sahibiydiler. Günümüzdeki holdingler gibi. Ancak o yıllarda bu durum, Almanya’ya özgü bir işleyişti.

Yine Amerika’dan farklı olarak, Alman bankaları yasalara tabidiler. Amerika’da Büyük Krizle sonuçlanan yolda günde iki banka batıyordu. Almanya’da böyle bir şey yaşanmadı. Tersine, Alman bankaları birleşerek büyüdüler. “D” bankaları olarak bilinen iki ünlü banka, Deutsche Bank ile Disconto Gesellschaft 1929 birleşti. 1931’de Dresdner Bank, Darmstadter Bankasını satın aldı. Böylece sadece yarım düzine bankadan oluşan bir tekel oluştu. Bunu endüstri kuruluşlarının yatay ve dikey birleşmeleri izledi. Sosyalizmin ünlü “finans kapital” kavramı, Alman bankacılığında ve endüstrisinde görünen bu uygulamadan gelir.

Alman bankaları , ticaretin, özellikle de ihracaatın gelişmesinde büyük rol oynadılar. Yirminci yüzyılın başında, Almanya ihracaatta dünya ikincisiydi. Alman sanayi ürünleri toplam ihracaatın yüzde 63’ünü teşkil ediyordu. Alman bankları Avrupa, İngiltere ve Amerika’da açtıkları şubelerle o ülkelerdeki demiryollarını finanse ettiler. Alman sermayesi ayrıca Latin Amerika, Orta ve Uzak Doğu Asya, Balkanlar – özellikle de Romanya ve Türkiye - ile Kuzey Afrika’ya yayıldı. Almanya, sermaye ihraç eden bir ülke oldu.

1912 itibariyle Almanya’nın dış ülkelere yaptığı yatırım 30 milyar mark! Bu meblağın sadece %2’si Alman sömürgelerindeydi. Bu bağlamda Alman kolonileri Alman endüstrisinin kuruluşunda önemli bir kaynak teşkil etmedi.Korumacılık politikası güdülüyordu ama Alman İmparatorluğunun gözalıcı kalkınmasını gümrük duvarlarına bağlamak yanlış olur. Öte yandan, batı ülkelerinde rastladığımız kartelleşme Almanya’da da vardı. Karteller gümrük duvarlarından yararlanarak fiyatları iç pazarda yüksek tutuyorlar, yabancı pazarlarını ele geçirmek için ihrac mallarını ucuzlatıyorlardı.

Ekonomideki büyük gelişme yaşamın diğer alanlarına sıçramakta gecikmedi. Örneğin, sinema. 1920-1932 yılları Alman sinemasının Altın Yılları olarak geçti. “Metropolis,” “Nosferatu,” “Das Cabinet des Dr. Caligari,” gibi sessiz filmler geleceğin yapıtlarının öncüsü sayıldılar. Holywood’un, ses tekniğini, ışıklandırmayı, set düzenini hatta senaryo uslübunu Almanlardan aldığı ve geliştirdiği söylenir. Ernst Lubitsch, Billy Wilder gibi ünlü yönetmenler Alman asıllıydılar.

Dünya çapında büyük dört romancının yazı hayatına katılışları da bu döneme rastlar. Heinrich ve Thomas Mann kardeşler. Herman Hesse ve J. Wasserman. Heinrich Mann’ın “Profesör Unrat”ı sonraki yıllarda “Mavi Melek” filmine konu olan roman. Efsane kadın Marlene Dietrich’in oynadığı Mavi Melek 1930 Nisanında Berlin’de gösterime girdiğinde yer yerinden oynamıştı.

Heinrich’in kardeşi 1875 doğumlu Thomas Mann, 20.yüzyılın en büyük Alman yazarı olarak bilinir. 1929 Nobel ödülü sahibidir. Nasyonel sosyalizm karşıtı. ‘33’de ülkesini terketmek zorunda kaldı, 1944’de Amerikan vatandaşı oldu. Doktor Faust gibi en iyi bilinen eserlerinden bazılarını Los Angeles de yazdı... Sonra 1895 doğumlu bir kült yazar ve şair: Hermann Hesse. Olağanüstü romanları, Rosshalde, Siddhartha, Steppenwolf, 1914-1922 yılları arasında geldi. 1946 nobel ödülü aldı. Hesse’nin psikolojiye ve tasavvufi konulara duyduğu derin ilgi, Carl Jung’un dikkatini çekti. Jung ile Hesse psikoanaliz seanslarında bir araya geldiler. Simund Freud ve Carl Jung malûm dönemin en ünlü psikologları... Sonra 1898 doğumlu Berthold Brecht var. Brecht, tiyatroyu sosyalist amaçlar doğrultusunda toplumsal ve ideolojik forum gibi kullanmayı başaran ünlü epik tiyatro yazarı. Ayrıca şair. Cesaret Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi Brech’in ülkemizde en iyi bilinen eserlerinden ikisi... Sonra bir başka 1875 doğumlu, Rainer Maria Rilke, modern Almanya’nın en büyük lirik şairi. Heykeltraş Rodin’in dostu ve sekreteri. Rusya’nın geniş topraklarına aşıktı.

Büyük düşünürler, büyük yazarlar, büyük filozoflar, müzisyenler, sanatçılar...Bünyesinde bunca dehayı barındıran Almanya’nın toplumsal ve siyasi sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözebilmeleri beklenirdi. Ama olmadı. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilgi izin vermedi.

Birinci Dünya Savaşının neredeyse bir tesadüf sayılabilecek dış sebebi malum arşidük Ferdinant’ın Saraybosna’da öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesidir. Avusturya-Macaristan Almanya’nın, Sırbistan Rusya’nın kadim müttefikleridirler. Olay, iki büyük devleti karşı karşıya getirir. Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açar.

Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD savaşı başlangıçta destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Savaş yayıldıkça yayıldı, uzadıkça, uzadı. İşçilerin, özellikle de maden işçilerinin silâh altına alınmak zorunda kalınılması üretimin düşmesine neden oldu. Ambargo durumu daha da zorlaştırdı. 1917’de ciddi bir yiyecek sıkıntısı başgösterdi. Aynı yılın sonlarında Berlin’de grevler başladı. Muhalifler, fetih hırsının hükümetin gözlerini kör, kulaklarını sağır ettiğini söyleyerek harekete geçtiler. Cephe gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçilerle birlikte isyan ettiler. Kiel’de, Hamburg’da, Berlin’de, Orta Almanya’da hatta Münich’te Rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Hükümet tüm gücüyle yüklenmesine karşın, sonuç alamadı.

1918 sonbaharındaki askeri bozgunlar, ülkenin istilasının çok yaklaşması İmparator’un tahtını bırakmasıyla sonuçlandı. William, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar başa geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratlar Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini Kanlı Hafta diye bilinen 6-11 Ocak, 1919’da tasfiye etti. Aynı günlerde kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen ve çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti. Aynı yıl tek meclisli –Reichstag- bir parlamento rejimi kuran anayasa oylandı. Bu anayasaya göre cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçiliyordu ve geniş yetkileri haizdi.

Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamında gerçekleşti. 28 Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Alsas Loren ve Yukarı Silesyada kurulu iletişim sistemleri gitti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.

1919 yılında Mark, savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı. Sanayiciler savaş tazminaları ödemelerinden yan çizilmesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.

Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu.

Almanya’nın savaş tazminatı ödemekten kaçınmasıyla durum ağırlaştı, sonuçta Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler greve giderek direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.

Fiyatların saat başı – sahiden saat baş! - arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı.

Alman ekonomisi tamamen çökmüştü.

8. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN BİR BAŞKA SONUCU
Hitler
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD, ülkelerinin Birinci Dünya Savaşına girmesini destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Ağır ve kesin bir yenilgiye uğradılar. 1918 sonbaharında İmparator tahtını bıraktı, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar iktidara geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratların ilk icraatlarından biri, Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini tasfiye etmek oldu. Ocak, 1919’da çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti.

Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamındadır. Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.

Alman Markı savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bunun bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.

Sanayiciler savaş tazminatlarını ödememesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.

Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu. Baktı olmuyor,

Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler işgale greve gitmek suretiyle direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.

Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı. Alman ekonomisi tamamen çökmüştü. Sosyalist Maliye Bakanı Hilferding Ağustos 1923’de “çavdar” bitkisinin değerini esas alan yeni bir para birimi, çavdar-parası, çıkardı. Üç ay sonra çavdar-parasının yerini Rentenmark aldı.

“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz. Rentenmark’ın karşılığı olarak ülkenin mülk ve sanayi kaynakları üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Adı da zaten buradan geliyor. Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!

Ama durdurmayı başardılar. Almanya’nın en yetenekli politikacılarından birisi olan Gustav Stressman, maliye bakanı ve merkez bankası başkanı ile elele verdi. Enflasyon düştü, 1924’de altın esasına dayalı Reichsmark çıktı. Alman markı bundan böyle çavdarı değil altını esas alacaktı.

Stressman, Almanya’nın batılı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye çalıştı. Kapanan kredi musluklarını açtı. Savaş tazminatı ödemelerinin daha makul bir düzeylere çekilmesini sağladı. Alman ekonomisi nefes almış, dengesini bulmak üzereymiş gibi dururken, buyurun, Kara Perşembe! Hiç beklenmedik bir şey oldu, New York Borsası çöktü!

1929 Krizi Almanya’ya anında sıçradı – çünkü, Alman sanayi ihracatla ayakta duruyordu ve ihracat kesilince, sanayi durdu.

Büyük Çöküntü, sakinleşmiş gibi duran Alman siyasetini yeniden radikalleştirdi. Almanya’da o kadar çok siyasi parti ortaya çıktı ki, parlamenter bir hükümet kurmak düpedüz imkansızlaştı. Koalisyon şöyle dursun, Reichstag’da, yani Alman parlamentosunda, iki kişi bir araya gelip tek bir ortak karar alamıyor gibiydi. 1930’dan itibaren hükümet ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yürütmek durumunda kaldı.

Siyasi kaos bir süre komünistlerin işine yarar gibi göründü, ama kargaşadan esas faydalanan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi oldu. Şansölye Brünning ekonomik krizle, işsizlikle uğraşadursun Naziler, bir yandan olmadık radikal çözümler önerirlerken, öte yandan da Almanların milli duygularına hitap eden söylemler geliştiriyorlardı. Savaş mağlubiyetinin ve ekonomik krizin faturasını “çözülmüş” gruplar dedikleri, komünistlere, yahudilere, hatta çingenelere çıkartan - “milliyetçi” demeye dilim varmıyor, çünkü biz Türkler “milliyetçilik”in böylesini hiç bilmeyiz - “ırkçı” söylemler. Öyle abarttılar ki, müziğin bile Almanya’ya uygun olanı, olmayanı oraya çıktı!

Hitler’e ve ikinci adamı Goebbels’e göre “iyi” Alman müziğini üç adam yapardı: Ludwig van Beethoven, Richard Wagner, and Anton Bruckner. Beethoven yaşasaydı ne derdi bilinmez ama Hitler’e göre “ruhu itibariyle kahraman bir Alman”olan Beethoven, kendisinin manevi yoldaşıydı. Ama Richard Wagner kadar olmasın! Wagner’in müziğini – özellikle Tristan’ı - notlarını savaşta sırtçantasında taşıyacak kadar yüceltmişti. Nitekim sonraki yıllarda Wagner nazi toplantılarının fon müziği oldu. Bunda bestekârın “Müzikte Yahudilik” isimli risalesinin katkısı olduğu muhakkak. O risalesinde Wagner, Yahudilerin Almanların müzik zevkini nasıl zehirlediklerini anlatıyordu. Sonra iyi tanıdığımız bir isim: ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan. Von Karajan, Nazi partisi üyesiydi. Daha iyi mevkilere gelmek için olduğu söylenir. Ve tabii, Reichsmusikkammer - Reisch Müzik Odası - başkanı da Richard Strauss!

Şansölye Brünning krizden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Yeni vergiler ihdas etti, buna rağmen hazine gelirleri %30 düştü. Bütçe açığı dört milyar markı bulunca, devlet harcamalarında tasarrufa gidildi, memurlarının maaşları ve emekli ödemeleri azaltıldı. Bu arada kendi işsizlik sorunlarıyla uğraşan Amerika, yanlış bir kararla sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçip, Alman mallarına kapanınca, Brünning’in kemer sıkma politikaları da boşa gitmiş oldu.

Şimdi buradan bakınca... Brünning sıkı para politikasını terketmeli, radikal çözümlere yönelmeliymiş. Ancak, Amerikan başkanları Hoover ve Roosevelt gibi Şansölye Brünning de kriz yönetiminde deneyimsizdi. Klasik iktisat teorilerini uyguluyordu, oysa Keynes’in ileri sürdüğü gibi klasik iktisat teorileri ekonomik çöküntü durumlarında işlemiyordu.

Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre, durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır, kısa vadede değil, diyordu Keynes.

Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine inanmamıştı, Brünning de öyle. Ve tabii Almanlar 1923’de yaşadıkları korkunç enflasyonu unutamıyordı. Sıkı para politikasına razı olmalarının bir nedeni de buydu. Ama sıkı para politikası işsizliği azaltmıyordu. Roosevelt’in Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekmişti. Brünning’in sandalyesini Hitler’e bırakması gerekti.

1932’de parlamentodaki en çok koltuk nazilerindi. Gerek generaller gerekse sağcı politikacılar, düzeni bir tek Nazilerin sağlayacağını söylüyorlardı. Sonunda, 1933’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ikna edildi. Brünning’i gönderildi, yerine Hitler’i şansölyeliğe getirdi.

Şimdi... Kapitalizm ile ekonominin bürokratikleştirilmesinin özde çakışmayacağı, bir arada yürümeyeceği yaygın bir kanıdır. Ama derler ki, bu doğru olsaydı, Hitler rejiminin kapitalizmin sonunu getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tersine, 1933 sonrası meydana gelen gelişmeler kapitalizmle bürokrasinin birbirlerini pek güzel tamamladıklarını gösterdi. Hitler Almanyasında özel mülkiyete dokunulmadı ancak kullanım kesin olarak yönlendirildi. Diğer bir deyişle, özel mülkiyet kaldı, serbest piyasa ortadan kalktı.

Ağır sanayinin hareket alanı Nazi rejimin iç ve dış politikalarını etkileyemeyecek şekilde kısıtlandı. Endüstri çok daha küçük ve birbirlerine bağlı bir grup tarafından yönetildi.

Bu bağlamda Nazi ekonomisinin siyasi iradeyle uzlaşan bir takım tekelci sanayicilerin hakimiyetine geçtiğini söyleyebiliriz. Hitler kapitalistleri, kapitalistler Hitler’i kullandılar.

Hitler benzeri bir ilişkiyi Junker’lerle de geliştirdi. Junker’ler dediğim, Alman toprak ağaları.

Naziler güvenebilecekleri yeni bir ağa sınıfı yaratmaya giriştiler. 700,000 çiftçiden oluşan güçlü bir ordu kurdular. Junkerlerin arazilerine ipotek konamıyordu. Arazilerini istedikleri kadar büyütme hakkına sahiptiler. Ayrıca, ürünlerinin fiyatları devlet koruması altındaydı. Bütün bu uygulamalar küçük çiftçilerin aleyhineydi, onların sırtından yürütülüyordu ama ne gam?!

Franklin Roosevelt’in Amerika’da yürürlüğe koyduğu altı-yapı inşaatı atağını Hitler’in daha etkili bir biçimde gerçekleştirdiğini görüyoruz. Öyle ki, 1933’de işsizlik sorunu hemen tümüyle çözülmüştü. Buna karşın Hitler enflasyonun başgöstermesini önleyemedi. Baktı olmuyor, 1936’da fiyatları dondurdu. Hemen ardından sıkı bir plânlama ve denetim mekanizması yürürlüğe koydu. Meselâ, deri sanayinde, bir Deri Kontrol Ofisi kuruldu. Deri Kontrol Ofisi bir yandan deri fabrikalarına ham deri sağladı, öte yandan işledikleri derinin kime nasıl satılacağına karar verdi. Bu tabii kontrol memurlarıyla fabrika sahipleri arasında sürekli pazarlık demekti. Fabrika sahipleri kotalarını arttırmak için tanıdıkları siyasileri araya soktular, rüşvet verdiler vs. vs.

Ham madde Hükümetin düzenlediği öncelik listesine göre taksim edildi. Listenin başında ulusal güvenliğe yönelik faaliyetlerin gerektirdiği hammaddeler vardı, en sonunda da tüketim malları. İlk bakışta makul gibi görünen bu durumun hiç de öyle olmadığı zamanla ortaya çıktı. Benzin meselâ öncelikle Alman ordusuna tahsis edildiği için, fabrikalara hammadde nakledilemez oldu. Fabrikalar birbiri ardına kapanmaya başladılar. Hükümetin öncelik listesini değiştirmesi de işe yaramadı. Sonunda savaşın ortasında Hükümet listeyi iptal etmek zorunda kaldı.

Ekonominin merkezden belirli amaçlara dönük olarak idare edildiği durumlarda verimlilik hesaplarının gözardı edilmesi adettendir. Böyle durumlarda fiyatlar ekonomik anlamlarını kaybederler. Kârlılık bir malın üretilip üretilmemesinin kıstası olmaktan çıkar, fiktif bir kavram haline gelir. Almanya’da da öyle oldu. Zarar eden fabrikaların kapanmasına izin verilmedi. İşçiler her halukârda günlük tayınlarını almayı sürdürdüler. Hitler daha da ileri gitti, işçi sendikalarını kapattı. İşçileri ayrı bir askeri kuruluş olan Çalışma Cephesinde birleştirdi. Gençliğe yılda altı ay çalışma mecburiyeti getirdi, kamplarda sıkı bir disiplin altında topladı.

Silâhlanma, özellikle hava silânması, 1933’den beri sürüyordu. Hitler, süregelen ekonomik kaosa bir açıklama daha getirdi: ülke toprakları Almanya’ya dar geliyordu. Alman ulusunun daha fazla yaşam alanına (lebensraum) ihtiyacı vardı. Lebensraum için en müsait topraklar da Polonya ve Rusya’daydı.

1936’da bir manevra ile Versailles antlaşmasının silâhsızlandırdığı Rhineland’a asker yığdılar. 1938’de döndüler, kadim müttefekleri Avusturya’yı Almanya’ya kattılar. Aynı yıl, Çekostovakya’yı parçaladılar.

Avrupa devletlerinin müdahalesi 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra geldi. Hitler kendisini bir çok cephede savaşır buldu. 1941’de Amerika savaşa girince işler iyice çığrından çıktı. Üç sene sonra 1944 Almanya çözülmeye başladı. Nisan 1945’de Hitler intihar ettiğinde Almanya bir baştan öteki başa viraneye dönmüştü.

Müttefikler doğu Almanya’nın çoğunu Polonya ve Sovyet Rusya’ya verdiler. Geri kalan Alman toprakları İngiliz, Fransız, Sovyet ve Amerikan olmak üzere dört bölgeye bölündü. Sovyet bölgesinde Alman Komünistlerinin oluşturduğu rejime Doğu Almanya dendi. Amerikan, İngiliz ve Fransızların bölgeleri birleşti, Demokratik Alman Cumhuriyeti böyle kuruldu.

“Kondrad Adenauer’den olmasaydı, Sovyetler Birliği iki Almanya’nın birleşmesine daha 1950’lerde izin verirdi” diyenler, bu savlarını Rusların Avusturya’nın bütünleşmesine o yıllarda müsaade etmiş olması keyfiyetine bağlarlar. Ancak, 1949 Batı Almanya’nın şansölyeliğine getirilen – ve bu makamı 1963’e kadar elinde tutan, Adenaur, Hıristiyan Demokratların başı olarak koyu bir şüphecidir: şüphelendiği Sovyetlerin Almanya üzerindeki emelleri. Bu nedenle, Batı Avrupa ile sıkı bağlar geliştirir, hatta Almanya’yı NATO üyesi yapar, 1955’de. 1958’de sonunda Avrupa Birliği olacak oluşumun içinde yer almasını sağlar.

Adenauer, Almanların gerçek isteklerini Batı Almanya’nın temsil ettiği iddiasında ısrarcıdır. Hür teşebbüs kapitalizmi Almanların istedikleri düzendir.

Şansölye, Alman ekonomisini diriltir, gözalıcı bir ilerlemenin mimarı olurken, kurallarıyla biraz oynanmış, duruma uyarlanmış kapitalist yöntemleri kullandı. Ticaret ve sanayi büyük ölçüde özel teşebbüsün elinde olmasına karşın, vergiler adamakıllı yüksekti ve elde edilen gelir geniş bir sosyal hizmetler ağı geliştirmekte kullanıldı. İşçilere çalıştıkları şirketlerin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayan 1951 kanunu da kapitalist bir uygulama sayılmazdı ama olsun. Alman ekonomisi ayrıca Batı Almanya’ya Polonya, Çekostavakya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde yaşamakta olup da geri dönen 10 milyonu aşkın Alman mültecisini de barındırdı.

Konrad Adenauer’a 1963’te yol verilmiş olmasını, özellikle de birlikte çalıştıklarına karşı, sert mizacına bağlarlar. Muhafazakar ekonomi politikaları kendisinden sonra gelen iki Hıristiyan Demokrat şansöyle, Ludwig Erhard ve Kurt Georg Kiesinger, tarafından başarıyla sürdürüldü.

9. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'DA


İngiltere

Avrupa, çok farklı bir iklimdi. Şöyle ki, ABD’nin kurulduğu günden beri liberal bir anayasa ile korunan demokrasi. “Eski Dünya” ise - Avrupa’ya böyle denirdi - eski dünya, İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı, İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’sı, Belçika’sı, Avusturya-Macaristan’ı ile ayakta kalmaya çalışan bir imparatorluklar manzumesi.

Avrupa imparatorlukları denince ilk akla gelen emperyalizmdir. Nitekim, Yirminci Yüzyılın başlarında, Asya ve Afrika kıtalarının %85’i Avrupa imparatorluklarının hakimiyeti altında.

Çin’den, Mısır’a, Sudan’a, Avusturalya’da, Güney Afrika’ya kadar; Uganda, Kenya, Gambia, Sierra Leone, Gana, İngilizler hemen her yeri tutmuşlardır.

Onları Fransızlar izler: 1840’dan itibaren Cezayir’dedirler. Tunus, Madagaskar, Fildişi Sahili, Gine, Senegal, Dahomey, Gabon, Vietnam, Fransız sömürgeleridir.

Almanya, sömürgeleştirme işinde nispeten geç kalmış, en gözde yerleri rakiplerine kaptırmıştır ama Pasifik Okyanusu’ndaki Caroline ve Marshall adaları onundur. Batı Samoa onundur. Çin’in Shandong yarımadası onun sayılır. Afrika’da, Tanzanya, Togolan, Kamerun ve Güneybatı Afrika onundur.

Portekiz, Angola ve Mozambik’i, Macao’yı yutmuştur. Hollandalılar Java’yı, Sumarta’yı ve Borneo’nun çoğunu. Belçikalılar ise Afrika’nın Belçika Kongo’su denen bölümünü.

Sömürge sahibi olmak güçlü olmayı gerektirir. Bu güç çelik endüstrisinin, modern gemilerin, demiryollarının, silâhların sağladığı türden güçtür. Avrupa’da bu güç 1870’den itibaren hızla artmaktaydı. Dahası, Avrupalılar, emperyalizmi haklı ve doğru kılan söylemler geliştirmişlerdi.

Ne gibi? Meselâ, Darwin’den yola çıkarak, güçlü ülkelerin zayıf ülkeleri boyunduruk altına alıyor olmalarının doğal olduğunu düşünmek gibi. Kimi bu yolla Tanrı’nın dinini – Hıristiyanlığı yani – yayarak sevap kazanmaktadır. Kimileri barbar uluslara beyaz adamın üstün medeniyetini taşıdıkları için gurur duyarlar. Kimileri de ticaret yapabildikleri, fabrikalarına ucuz ham madde, ucuz işgücü sağlayabildikleri için mutludurlar. Orta sınıf, yani öğretmenler, profesörler, memurlar bir ülkenin diğerini sömürmesini gayri ahlâki bir tutum olarak görmezler. Ne orta sınıf, ne de Avrupanın belli başlı kiliseleri. Katolik olsun, Protestan ya da Ortodoks olsun, din adamları ülkelerinin emperyalist politikalarını ya desteklemektedirler ya da ve en kötü ihtimalle, hoş görürler. Hal böyle olunca, silâhlanmaya kimsenin itirazı yoktur. Tersine, herkesin maddi ya da manevi çıkarı orduların güçlenmesinden geçer.

Öte yandan kapitalizm karşıtları, sosyalistler, imparatorluk kavramını kârlarını arttırmaya çabalayan kapitalistlerin bir düzenlemesinden ibaret görüyorlardı. Örneğin, Vladimir Lenin’e göre, emperyalizm, kapitalizmin vardığı en üst noktadır.

Bütün bunların konumuzla ilgisi de şöyle: Ondokuzuncu Yüzyıl emperyalizmi ve dünya lideri olmak hırsı – müdahalecilik - Yirminci Yüzyılın başlarında Avrupa’yı sağ ve sol kamplara böldü. Sağda, yurtseverlikten- ırkçı faşizme uzanan fraksiyonlar. Solda, demokrasiden-komünizme uzanan düzen muhalifi pasifistler. Çok çeşitli dünya görüşleri. Bu bölünmelerden çoğu kez birbirine düşman, sayısız siyasi parti oluştu. Sayısız siyasi parti, sayısız çözüm önerisi demek. 1929 Krizi ve izleyen Büyük Çöküntü Avrupa’yı vurduğunda, her grup kendi çözüm reçetesi ile ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın ötesinde kendi çözüm önerisini dayattı. Amerika’da, çöküntünün tüm ağırlığına karşın, karşıt görüşlü grupların ölesiye çatışmaları diye bir durum söz konusu olmamıştı. Oysa özellikle de kıta Avrupa’sında solcuların muhtelif fraksiyonları ile sağcıların muhtelif fraksiyonları birbirleriyle ve kendi aralarında kıyasıya çatıştılar.

Almanya’daki çatışmalardan Naziler kârlı çıktılar, İngiltere’de 1929 Krizin çözümü Sosyalist İşçi Partisinin başına kaldı.

Bizde “İngiltere” deyip geçmek adet olmuş. Oysa ülkenin resmi adı Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı. İngiltere, Büyük Britanya adasındaki ülkelerden birisi, diğer ikisi İskoçya ve Gal.

Onbeşinci Yüzyıl’da başlayan Sanayi Devriminin beşiği, Büyük Britanya. Fabrika sisteminin yaratıcısı. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Amerika devreye girinceye kadar, gerek miktar gerekse değer olarak dünyanın en büyük sanayi mamulleri üreticisi. Aynı zamanda dünya ticaretinin lideri. İyi bir iklim, zengin madenler, gelişmiş deniz ticareti- buna bağlı olarak dünya denizlerinin kontrolu. Deniz aşırı fetihler, sömürge pazarları Büyük Britanya’nın ekonomisini güçlendiren unsurlar arasında sayılır. Bunlar kadar önemli bir başka husus da, Büyük Britanya’lıların kıta Avrupasını sarsan dini savaşlara bulaşmamış olmaları. Daha hoşgörülü, daha özgür bir ortamda yaşamış, işlerine bakabilmiş olmalarıdır. Sınıf çatışması var, ancak çözümler kıta Avrupası ülkelerine kıyasla daha hızlı.

İngiltere, 1929 Krizinin bir benzerini 1720’de yaşamış olan bir ülke. Meşhur South Sea Bubble/ Güney Pasifik Balonu hikayesi. Bu kriz de İngiliz devlet adamı Robert Harley’in başının altından çıkıyor. Dönem devletin iç borçlarının neredeyse ödenemeyecek kadar arttığı bir dönem, 1720’nin parasıyla 150 milyon dolar. Harley, bir plân yapıyor. Plâna göre, tüccarlar bu borcu üstlenecek, bunun karşılığında da Devlet onlara Güney Pasifik ve Güney Amerika ticaretini tahsis edecek. Tekel olarak. Tüccarlar, öneriyi kabul ediyorlar ve Güney Pasifik Şirketi adı altında bir şirket kuruyorlar. Şirket kurulduktan sonra Güney Pasifik’in ve Güney Amerika’nın zenginliklerini abarttıkça abartan bir hikayeler zinciridir oluşuyor. Hikayeler dilden dile dolaşıyor. Her anlatan birşeyler ilâve ediyor. Sonunda Güney Pasifik Şirketinin hisseleri kapış kapış gitmeye başlıyor. Fiyatlar bir iken on oluyor. Sonra, bir gün, Şirketin direktörü kendi hissesini en yüksek fiyattan satıveriyor. Birkaç şirket yöneticisi de aynı şeyi yapınca, panik! Herkes satmaya başlıyor. Hisse senetlerinin fiyatları çakılıyor. Güney Pasifik Balonu patlıyor. Binlerce insan perişan oluyor. Parlamento bir araştırma başlatıyor. Ortaya çıkıyor ki, şirket yöneticileri sahtekâr. Meğer, hisse senedinin fiyatlarını yükseltmek için balonu uçuran onlarmış.

“Merkantalizm,” Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların baskın ekonomik teorisi. Bu teoriye göre, bir ulusun bütün olarak çıkarları o ulusu oluşturan bireylerin ya da zümrelerin çıkarlarından önde gelir. Endüstri, tarım ve ticaret, ulusun çıkarları doğrultusunda yönlendirilir ve desteklenir. İthalat kısıtlanırken, ihracat teşvik edilir. Dış ticaret fazlası devletin altın stoğunun artması demektir. Büyük Britanya Devleti, denizciliğin ve ticaretin gelişmesi için ne mümkünse yapar. East India Co., Hudson Bay Company gibi dev ticaret şirketleri geliştirirler. Sömürgelerde büyük çapta hayvancılık yapılır. Yün, anavatana ihraç edilir, tekstil, Büyük Britanya’nın önde gelen endüstrisi olur. İki büyük keşif, 1765’de İngiliz James Watt’ın buharla çalışan maden çıkartma makinası, 1815’de George Stephenson’un buharlı lokomotifi, Büyük Britanya’yı tekstile ilâveten demir-çelik üretiminde de dünya lideri yapar. Ülke demir ağlarla örülür.

Kapitalizmde adet kalkınmanın yükünü işçi sınıfının çekmesidir. İngiltere bu olguyu gelişimine paralel olarak en ağır yaşayan ülkelerin başında gelir. Çocuk işçiler, çok uzun saatler, çok düşük ücretler, sefil yaşam koşulları. Richard Llewellyn’in romanı “Vadim O kadar Yeşildi ki!” Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır – 1941’deki çekilen bir de film vardır.

19. yüzyılda görkem ve sefalet bir arada yürür. Büyük Britanya’da gelir dağılımının en kötü olduğu bir yüzyıldır. İngiliz sermayesi iyi gelir getiren Amerika’ya aktığından, işsizlik zaten yüksektir. Buna bir de kuraklık eklenip, yiyecek fiyatları yükselince işçi sınıfı perişan olur. 1836-38 yılları arasında İngiltere’de tam 63 banka batar. Binlerce kişiyi işsiz bırakır, “fakir evleri” denilen nefret edilesi barınaklarda yaşamaya zorlar.

Bu yıllar aynı zamanda “patates kıtlığı”nın yaşandığı yıllardır. Patates, Amerikan kıtasının bir hediyesidir. İrlanda toprağında kolayca yetişen bu mükemmel gıda kaynağı kısa zamanda İrlandalıların kurtarıcısı olur. Hatta, nüfusları artar, sekiz milyonu bulur. Sonra bir hastalık gelir, 1845’de mahsul tek bir patates kalmamacasına telef olur. Görülmedik bir kıtlık başlar, bir milyon İrlandalı açlıktan ölür. Diğer bir milyon balıkçı gemisi, kuru yük şilebi, ne bulabiliyorlarsa artık, Amerika’ya göç ederler. O zamanlardan kalma bir söz vardır: Derler ki, İrlandalıların en büyük talihsizliği, İngiltere gibi zalim bir yayılmacı ülkeye komşu olmalarıdır. İngiliz Hükümeti gerçekten de yardım etmek için parmağını kıpırdatmamıştır. Ne İngiliz hükümeti ne de toprak ağaları. Patates kıtlığı İrlanda’nın İngiltere’den kopmasına neden olur, iki ulus arasında bugün halen süren husumeti doğurur.

Charles Dickens, “Oliver Twist” isimli romanını 1837’de yazar. Sonradan İngiltere başbakanı olacak olan Benjamin Disraili’nin “İki Ulus” adlı romanı varsıllar ile yoksullar arasındaki uçurumu anlatır. Friedrich Engels’in “İngiliz İşçi Sınıfının Koşulları” Manchester’de izlediği sefaletin üstüne kuruludur. Karl Marks’ın “Das Capital”i, Engels’in bu kitabını temel almıştır.

İlk örgütlü işçi hareketlerinin başladığı yıllar da bu yıllar. Chartristler. Chartrisler, işçi sınıfına seçme ve seçilme hakkı tanınmasını isterler. Milyonlarca imza toplarla, Parlemento’ya dilekçe üzerine dilekçe verirler. Ama işe yaramaz. Kraliçe Victoria’nın askerleri ateş açarlar. 24 ölü, yüzlerce yaralı.

İşçi Partisi, 1900’de, işçi sendikalarının siyasi kolu olarak kurulur. Ancak, görülmedik bir entelektüel desteği vardır: Fabian Cemiyeti. Fabian Cemiyeti, Marx’ın sınıf çatışması teorisini reddeden bir grup entelektüelin 1884 kurduğu bir cemiyettir. Ulusun üretim kaynaklarının ve araçların ortak sahipliğine ve kullanımının demokratikleşmesine inanırlar. Barışçıl ve evrimsel değişimden yanadırlar. İsimlerini de ünlü Roma Generali Fabius’tan alırlar. Fabius, düşmanla doğrudan karşılaşmaktansa, yorarak yenmekten yana olan bir askerdi. Ekonomist Sidney Webb ve eşi sosyolog Beatrice Webb, ünlü tiyatro yazarı George Bernard Show, romancı H.G. Wells, İngiliz sosyalizmin kuruları. Bir de James Ramsay MacDonald.

James Ramsay MacDonald, 1929 Krizi patladığında başbakan olan adam! MacDonald, İskoç kökenli, İşçi Partisinin kurucularından. Ayrıca İşçi Partisinin ilk iktidarının ilk başbakanı. 1924’de on-onbir ay süreyle başbakanlık yapmışlığı var. Başta işsizlik olmak üzere, ekonomik sorunları çözemediği gerekçesiyle ilk başbakanlığında istifaya zorlanıyor. Bir de, dönemin Sovyet Rusya liderleriyle fazla sıkıfıkı olmakla suçlanması var. Oysa, MacDonald, 1925 kongresinde İngiliz İşçi Partisinin komünizmi reddetmesini sağlayan adam. İngiliz İşçi Partisinin ikinci iktidarı, adamakıllı şansız. MacDonald kendisini her kafadan bir sesin çıktığı ekonomik hercümercin ortasında buluyor.

İngiltere’de zaten yüksek olan işsizlik, 1929-33 yılları arasında ikiye katlamıştı. Sanayi üretimi %25 düşmüştü, ürün fiyatları da öyle. İngiltere ekonomisinin bel kemiği gemi inşa endüstrisi tamamen çökmüştü. Herkes gibi, İşçi Partisinin de çözüm önerileri vardı. Ancak, MacDonald, ilginç bir adam. Belki de Fabian üyesi olduğu için böyle. Başkanı olduğu Partinin çözüm önerilerine itibar etmektense, istifa etmeyi, Muhafazakar Stanley Baldwin’in başkanlığında Liberal, Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nden oluşacak bir koalisyonda görev almayı tercih etti. Sınıfına ihanetle suçlandı, parti başkanlığından atıldı ama hükümette kalmaya devam etti.

Yeni başbakan Stanley Baldwin, Muhafazakâr Partidendi. Hemen hiç resmi eğitim görmemiş olan MacDonald’dan farklı olarak Trinity College, Cambridge Üniversitesi gibi İngiliz aristokrasinin gözde okullarının gözde öğrencilerinden. Onun da 1924-1929 arasında bir başkanlığı var. MacDonald’la halef selef olmuşlar. Baldwin, ilk başbakanlığı sırasında, 1926’da, genel greve giden işçilerin taleplerine kulak tıkamasıyla tanınıyor. Dahası, 1927’de sendikaların gücünü budamak üzere önlemler almaya da kalkışmış.

Koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından birisi, sterlinde altın esasını lağvetmek oluyor. Ve bu bir muhafazakar için gerçekten de ilerici bir atılım sayılıyor! Neden, çünkü klasik iktisatçılara göre bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına gelir. Tartışmalı bir konudur, ilerki sohbetlerde üzerinde durmamız gerekecek.

Peki, nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin, frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır. Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için daha pahalıdır.

Para arzını böylece arttıran hükümet, gümrük duvarlarını yükseltiyor, inşaat sektörünü destekliyor. Bu tedbirler, başta inşaat, otomobil ve elektrik sektörlerinde iyileşme getiriyor. Bu sektörler lokomotif oluyor, ekonomi 1933-1937 yılları arasında düzelmeye yoluna giriyor. İşsizlik, İskoçya ve Kuzey İngiltere’de ciddiyetini muhafaza etmekle birlikte, Birleşik Krallık halkı çöküntüden kıta Avrupa'sı kadar etkilenmedi. Almanya’da görünen kanlı ideolojik çatışmalar İngiltere’de görülmedi. Kanada ve Avustralya’ya eşit hakların verilmesi hariç, İmparatorluk’a dokunulmadı. Kıral Beşinci George’un itibarı yerindeydi. Her ne kadar oğlu Yedinci Edward iki kez boşanmış bir Amerikalı kadınla, Mrs. Simpson’la, evlenmeye kalkıştığında tahtından olduysa da, İngiltere, eski İngiltere olarak kaldı.

10. BÖLÜM:1929 KRİZİ AVRUPA'DA..

Fransa, İtalya ve IBRD

1929 Krizi patladığında, Fransa çok sayıdaki “cumhuriyet”lerinden Üçüncüsünü yaşıyordu. Üçüncü Cumhuriyet dedikleri 1870’de Almanya yenilgisinden sonra Adolf Thiers’in (ADOLF TİE) cumhurbaşkanlığında kurulan cumhuriyet.

Thiers, 1871’de Paris komününü acımasızca dağıtmasıyla ünlüdür. Paris Komünü, malum, dünyanın ilk işçi hükümeti. Fransa’daki sınıf çatışmasının sonucunda, alternatif bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Komünist Manifesto’da “proletaryanın siyasi gücü iki ay süreyle elinde tuttuğu” dönem olarak geçer.

Kanlı başlayan Üçüncü Cumhuriyet yine de Fransa’nın en dayanıklı cumhuriyetlerinden birisidir, 1940’a kadar sürer. Birinci Dünya Savaşı, ülkenin doğu ve kuzey bölgelerini yerle bir etmiş, hazinesini boşaltmış, daha da kötüsü 1,5 milyon gencini yok etmiştir. Nüfus artışı korkutucu bir şekilde azalmaktadır. Buna karşın savaş, siyasi partileri “Union Sacree,” (ÜNYO/N SAKRE) Kutsal Birlik altında bir araya getirmiştir. Kutsal Birlik’in kutsal ismi ünlü George Clemenceau. (JORJ KLEMENSO) Fransa’nın “Zaferin Babası” dedikleri başbakanları. Bir diğer adı da “Kaplan.” Clemenceau, (KLEMENSO) ayrıca Versailes antlaşmasının baş mimarı. Almanya’nın bir daha asla ve asla Avrupa’yı tehdit eden bir güç olmaması için uğraşan “kindar” adam. O kadar ki, Clemenceau’nın Almanya’yı tam anlamıyla cendereye sokan intikamcı tutumundan olmasaydı, enflasyon o hale gelmez, Hitler doğmazdı denir. 1929 Krizi patladığında Fransız başbakanı olan 1876 doğumlu Andre Tardieu, (ANDRE TARDİYÖ) Versailles’da bu (KLEMENSO’nun) Clemenceau’nun danışmanı.Tardieu başkanlığındaki Fransa’nın kriz deneyimi Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha farklı. Büyük Çöküntü Fransa’ya diğer ülkelere nazaran daha geç bulaştı. Nispeten daha az ama daha uzun süreli etkili oldu.

Sanayi Fransa’da da Yirmili yıllarda büyümüştü. Ancak, Amerika’dan farklı olarak, Fransız sanayisinin motoru ihracattı. Sanayi ürünlerinin %30’u yurtdışına satılıyordu. Fransız sanayi üretimi ve yatırımları doruktaydı. İşsizlik söz konusu değildi. Sadece 190 bin kişinin işsizlik parası aldığı söyleniyordu. Fransızlar, mutlu ve gururluydular. İyimserliklerini, New York Borsasının çöküşü bile önleyemedi. Tardieu , 1930’da “artık refah politikaları uygulamanın zamanı geldi” mealinde nutuklar atıyordu. Ancak göz ardı ettiği önemli bir husus vardı: ihracatın artışında frankın rolü. İhracatı arttıran temel faktör Fransız frankının sürekli devalue ediliyor olmasıydı.

Hatta, Bir yoruma göre Fransa’nın ’29 Kriz’inden Almanya kadar etkilenmemiş olmasının nedeni, Fransız ekonomisinin dünya ekonomisinden tecrit edilmiş olmasıdır. Bu önemli bir nokta. Krizler çünkü dünya ekonomisine entegre olunduğu ölçüde bulaşıyor. Kendi yağı ile kavrulan bir üçüncü dünya ülkesiyseniz, meselâ, Rusya ya da Güney Asya krizinden etkilenmiyorsunuz. Ama sistemin bir parçasıysanız, bir yerde patlak veren bir buhran eninde sonunda sizi de etkiliyor. Fransa’nın durumunda dünya ekonomisinden “tecit” edilmişlik durumu, Fransız parasının değerinin altında işlem görüyor olmasının getirdiği tecritti. İhracat artıyordu ama frankın değerini düşürdükleri için, mallarını gerçek değerinden daha ucuza sattıkları için artıyordu. Sağlıklı bir ekonomik politika değildi. Buna karşın, ihracatın sürüyor olması çöküntüyü geciktirdi. Ne zamana kadar? Büyük Çöküntü Fransa’nın müşterilerini mal alamayacak duruma getirinceye kadar.

Nitekim, 1929-1932 arasındaki üç yıl içinde ihracat, yarı yarıyadan da fazla düştü. 52 milyar franktan, 20 milyar franka. Metallürji ve tekstil, ihracata doğrudan bağımlı sanayilerdi, dış pazarlardaki daralmadan ve fiyat düşüşlerinden en büyük zararı onlar gördüler. Makinalarını yenileyemeyecek hale geldiler. Çöküş, tüm ekonomiye bu sektörlerden yayıldı.

Kağıt, kauçuk, petrol arıtımı, elektrik gibi uluslararası rekabetten korunan endüstriler durumlarını muhafaza ediyorlardı. Hükümetin üretimini doğrudan desteklediği şeker, gemi inşaatı, kömür sanayiine de pek bir şey olmadı. İşsizlik vahim boyutlara ulaşmadı. 1936’da, işsiz sayısı 1 milyon civarındaydı - toplam işgücünün sadece yüzde beşi. ABD ve Almanya’yla kıyaslandığında gerçekten de devede kulak. Öte yandan işsizliğin düşük olmasının bir nedeninin de baştaki hükümetin yarım-gün çalışmaya ağırlık vermesi olduğu söylenir. Bir hesaba göre yarım-gün çalışma, 1 milyon 300 bin kişinin “işşiz” sayılmasını önlemiştir. Öyle de olsa, Fransa, Büyük Krizi, GSMH’ nda %10’dan fazla olmayan bir düşüşle atlatır. Sanayi ve ticaretteki düşüş %20 ile kısıtlı kalır. Keza, hane tüketim seviyesi de yüzde 14’den fazla inmiş değildir.

İngiltere, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak Fransa’da kriz yönetiminin başarıyla sürdüren hükümet, Popüler Cephe hükümetidir. Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerin oluşturduğu Popüler Cephe hükümeti.

Oysa, gerek ekonomik problemler, gerekse Almanya ve İtalya’da güçlenen nazi ve faşistler, Fransa’da da bölünmelere neden olmuş, kanlı nümayişler birbirini kovalamıştı. Bu hengamede Sosyalist, Radikal ve Komünistlerin bir araya gelmeye başarmaları Fransa için büyük bir şanstı.

1936 seçimlerini kazanan Popüler Cephe, milliyetçi-muhafazakar ve şahin Tardieu’yü ekarte etti. Tardieu, siyasetten çekilmesiyle sosyalist kanat reformlara girişti. Bu reformların arasında arasında iş gününü haftada 40 saat ile sınırlamak, toplu sözleşme, ücretli tatil, kamulaştırma, ve Fransız Bankasının statüsünde değişiklik gibi önemli atılımlar var. İşçi ücretlerinin aynı seviyede tutulmuş olmasının talep daralmasını önlemek suretiyle Krizden çıkmaya yardımcı olduğu da söylenir. Söylenir diyorum, çünkü ekonomik analiz, yani neyin neye neden olduğunun çözümlemesi, geriden gelen bir iştir. Hadiseler olup bittikten sonra masaya yatırılır, adeta otopsi yapar gibi, neyin neye neden olduğu araştırılır, bir daha olmaması için tedbir alınmaya çalışılır.

Ancak, ekonomistler geçmiş hadiselerin sebepleri ve sonuçları hakkında fikir birliği içinde olacaklar diye de bir şey yoktur. Çoğu kez herkes ekonomik meselenin bir başka noktasında odaklaşır. Bir başka noktasını öne çeker. Bunun nedeni, ekonominin fen bilimleri gibi laboratuarlarda test edilen, kesin verilere dayanan bir bilim olmamasıdır. İki oksijen bir hidrojen atomu her defasında su yapar. Ama ekonomide, şu icraatı, şu icraatla birleştirirsek bu sonucu alırız şeklinde kesin bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü insan toplumları dinamik sistemlerdir. Dinamik sistemler de hiç beklemediğiniz unsurlar araya girer ve planlarınız işlemeyebilir.

1939’da Fransa’nın İngiltere ile birlikte Hitler'e karşı savaşa girmesini onaylayan da bu Birleşik Cephe hükümetidir. Maginot hattının gerçektenden geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Değilmiş. Almanya’nın yıldırım harekatı sonucunda kesin bir yenilgiye uğradılar.

Fransa aylar içinde boynunu büktü, 1940’da mütareke imzalamak zorunda kaldı. Ülke biri işgal altında olan, diğeri hür olmak üzere iki bölgeye ayrıldı. “Hür” denilen bölgede toplanan Fransız parlamentosu Birinci Dünya Savaşı kahramanlarından (MAREŞAL ANRİ PETE/N’e) Mareşal Henry Petain’e yeni bir rejimin kurulması için tam yetki verdi. Üçüncü Cumhuriyet’in sonu, yeni rejimin başlangıcı.

Fransa’nın resmi yeni rejimi: faşizmdi. Mareşal (PETE/N’İN) Petain’in faşizm yanlısı hükümetinin bir adı da Vichy Hükümeti. Vicht Hükümeti adını kurulduğu Vichy şehrinden alıyor, orta Fransa’da.

Fransa’nın faşist Vichy hükümetinden kurtulması Amerikalıların ve İngilizlerin sayesinde. Müttefikler, bu hükümeti tanımadıkları gibi, “hür” sayılan bölgeyi işgal ettiler. Petain hükümeti Almanya’ya sığındı. Almanya da işgal edince son buluyor.

Gelelim İtalya’ya. 1870 –1915 İtalya’nın da serpildiği yıllar. Mali işlerini yoluna koyduğu, idari yapılanmasını iyileştirdiği yıllar. Demiryolları gibi temel endüstriler bu yıllarda gelişiyor ve çoğu kez yabancı sermaye ile. İtalya, Bismarck Almanyası ve Franz Joseph Avusturyası ile ittifak halinde, ticari ilişkilerini geliştiriyor - her ne kadar sonunda piyasalarını işgal eden Alman malları karşında narin ulusal ekonomisini kurtarmak için korumacılık uygulamak zorunda kalsa da.

İtalya’nın geleneksel sorunu varsıl Kuzey, yoksul Güney sorunu. Tarım, genel olarak ülkenin güneyinde, endüstri Kuzey’de. Tarım, o yıllarda da başarılı değil. Dış piyasalarda tarım ürünlerinin fiyatlarının düşüyor olması, bir yandan da ağır sıtma ile mücadele eden İtalyan köylüsünü kötü etkiliyor. Çiftçiler, ağır vergiler altında bunalırken, endüstri işçileri siyasal olarak örgütleniyorlar, sendikalar güçleniyor.

Sendika hareketleri İtalya’da daha 1892’de Sosyalist Partinin kurulmasıyla sonuçlanıyor. Sosyalist Parti zamanla “Demokrat Parti”ye dönüşüyor. Böylece eski monarşistlerin, ve liberallerin, ve solcu cumhuriyetçilerin, ve reformistlerin yanı sıra sosyalistler de siyasi sahneye duhul ediyorlar. 1913’de İtalyan kadınları henüz oy veremiyorlar ama oy hakkı tüm reşit erkeklere tanınıyor.

Birinci Dünya Savaşının başında İtalya toplumsal istikrarı olan bir ülke görünümünde. Daha da önemlisi Avusturya ile olan ilişkileri soğuma yolunda. İtalya geleneksel müttefiklerini terk ediyor, Fransa ve İngiltere’nin yanında yer alıyor. Bu seçiminden karlı çıkıyor. Versailles antlaşmasının sonucunda ülkesine toprak katıyor.

Bu yıllar, aynı zamanda İtalya’da çok sayıda siyasi partinin kurulduğu yıllar. Demokratik Partinin yerine kurulan Popüler Parti, Sosyalist Partiden ayrılan ve ünlü Antonio Gramsci’nin başkanlığında kurulan İtalya Komünist Partisi ve tabii Benito Mussolini’nin Faci di Combattimento’su. “Combattimento” mücadele demek.

Mussolini, ateşli bir sosyalist demircinin oğlu. 1910’lu yıllarda devrimci Sosyalist Parti’nin başkanı. Hatta “Avanti” isimli bir de sosyalist gazete çıkarıyor. Fakat ne oluyorsa oluyor, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte, Mussolini aniden dönüyor, milliyetçi kesiliyor. Yetmiyor, müdahaleciler, yani emperyalizm taraftarları ile bir oluyor. Sosyalist Parti’den atılıyor. Fransa’dan aldığı paralarla yeni bir gazete çıkarıyor, İtalya’nın savaşa Fransız ve İngilizlerle birlikte girmesini teşvik ediyor.

Mussolini’nin Faci di Combattimento’nun başına geşmesi Birinci Dünya Savaşından sonra. Hareket saldırgan bir milliyetçiliğe revaç veriyor, komünistlere ve sosyalistlere karşı çıkıyor. Siyah gömlekler giyiyorlar, üyeleri silâhlı gruplar halinde terör estiriyorlar. Söylemleri de, reformları gerekirse sopayla gerçekleştirecekleri şeklinde. Yine de, 1921’de 35 milletvekili çıkarıyorlar, Nasyonel Faşist Parti resmen tanınıyor. Ekim, 1922’de Kıral Üçüncü Victor Emmanuel, Mussolini’yi başbakan ilân ediyor.

Mussolini dikta niyetlerini daha ilk günden açık etti. Altı yıla kalmadı, parlamentoyu lağvetti. Muhalefeti sivil polis ve parti militanları vasıtasıyla ortadan kaldırdı. Basını susturdu ve ekonomiyi “birlikçilik” diye çevirmeyi yeğlediğim, “corporativismo” esasına göre düzenledi.

Birlikçilik, toplumun bütününün devlete bağlı birlikler şeklinde örgütlenmesidir. Birlikçilik teorisi, işçi ve işverenlerin sanayi ve meslek birlikleri şeklinde örgütlenmelerini öngörür. Birlikler üyelerinin ekonomik faaliyetlerini denetler ve onları temsil ederler.

Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan bir teori olmakla birlikte, Birlikçiliğin önde gelen teorisyeni Adam Müller diye bir adam. Ünlü Avusturya şansölyesi Prens Metternich’in saray filozofu. Müller, devletin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini savunan laissez faire’ci Adam Smith’ten hiç hazzetmez. Fransız eşitlikçiliğinden de öyle. Amacı, imparatorluğun geleneksel toplumsal katmanlarına çağdaş bir yorum getirerek, İmparatorun kutsal yönetme hakkını muhafaza etmesini sağlamaktır.

Mussolini birlikçilik yolundaki ilk adımlarını başbakan olduğu 1922 yılında atmakla birlikte, uygulamaya geçmesi 1936 yılındadır. Ekonomik faaliyetler 22 birlik altında toplanır: bir numaralı birlik, tahıl birliğidir de mesela, iki numaralı birlik sebze ve meyve birliğidir. Sekiz tekstildir, dokuz madenlerdir, on yedi banka ve sigortacılıktır, yirmi bir tiyatrodur. Böyle gider.

Birlikler bir merkez komitesi tarafından koordine edilirler. Bir de Konseyleri vardır.

Birlikler Konseyi, 1936’da İtalyan Millet Meclisinin yerini alır, devletin en yüksek yasama organı görevini üstlenir. 823 üyesi vardır, bunlardan 63’ü faşist partiyi temsil ederler, geri kalanlar ise işveren ve işçi konfederasyonlarını. Birlikler Konseyinin kurulması faşist devlet örgütlenmesinin yasal yapılanmasının tamamlanmasını müjdeler. Ancak, bir iki oturum ya yapar ya yapmazlar. İkinci Dünya Savaşı patlar ve sistem dağılır.

İkinci Dünya Savaşı, toplumsal, ekonomik ve siyasi etkileri itibariyle kelimenin tam anlamıyla yıkıcıydı. Altmış bir ülkede yaşayan 1milyar yedi yüz milyon insan bu savaştan doğrudan ya da dolaylı bir biçimde etkilendi. Yirmi milyonu asker, kırk milyonu sivil, altmış milyon insan öldü. Hemen hemen bizim ülkemizin nüfusu kadar bir kayıp...

Savaş Amerika’ya 341 milyar dolara mal oldu. 341 milyar dolar! Bir bu kadar da Almanlar harcadılar. Yıkmak, yok etmek, için harcanan toplam para 1 trilyon dolardı. Barışçı amaçlar için kullanılsaydı bir trilyon dolarla gezegenimizin bütünü değilse de herhalde büyük bir bölümü abad olurdu.

New Hampshire ABD’nin kuzey-batısında bir eyalet.

1944 yılında, Savaş henüz bitmemişken, New Hamshire’ın “Bretton Woods” isimli kasabasında 44 ülkeden delegeler toplandı ve savaş sonrası dünya ekonomisinin nasıl yapılanması gerektiğini tartıştılar. “Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası” ve “Uluslararası Para Fonu”nun temellerini attılar.

Bankanın kuruluş amacı, “üye ülkelerin topraklarının yeniden yapılanmasına ve gelişmesine yardım etmek “ ve “daha az gelişmiş ülkelerde üretici birimleri ve kaynakları teşvik ederek verimliliği, yaşam standardını, işçilerin koşullarını iyileştirmek” şeklinde açıklandı.

Banka’nın kararlarında siyasi mülahazalarla hareket etmesi kuruluş senedinde yasaklanmıştı. Üye ülkelerin siyasi işlerine karışması da öyle. Şu şerhle ki, - kuruluş senedinden okuyorum:

“Banka, ekonominin sağlıklı yürümesinin temelinin, siyasi istikrar ve iyi yönetim olduğunu teslim eder. Banka’dan borç para alan üyelerin kamu sektörü idaresi, ekonomik ve mali sorumluluk, hukuki altyapı ve saydamlıklarını iyileştirme gayretlerini tüzüğü çerçevesinde destekler. İlâveten, Banka, yaygın yoksulluğun, cehaletin, kötü beslenmenin ve açığın insan haklarının hakkının verilmesini kısıtladığının bilinci içinde, insan refahının arttırılmasına borç alan ülkelerin yoksulluğu azaltmak ve yaşam standartını yükseltmek gayretleri desteklemek suretiyle katkıda bulunur.”

Üye ülkeler, bankanın sahipleri, ortaklarıdırlar. Sahipliklerini “İdare Heyeti” aracılığı ile yürütürler. İdare Heyetinde her ülke bir üye ile temsil edilir. İdare Heyeti’nin yetkilerinin hemen tümü İcracı Yönetim Kuruluna devredilmiştir. İcracı Yönetim Kurulunun üyeleri sahip ülkelerce atanır. Dünya Bankası başkanını da İcracı Yönetim Kurulu seçer.

1944’den bu yana köprünün altından elbette çok sular aktı. Bugün “Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası,” kısaca “Dünya Bankası Grubu” olarak adlandırılan bir dizi çok-muhataplı kalkınma örgütünden sadece birisi durumunda. IDA var, ICA var. IDA’nın açılımı “Uluslararası Kalkınma Cemiyeti,” ICA, “Uluslar arası Finansman Şirketi.” Sonra, MİGA var. “ Çok-muhataplı Yatırım Garanti Ajansı” ve ICSID, “Uluslarası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi.” Bu kuruluşların sahipleri de üye ülkeler. Kuruluşlar sahipleri ülkelere hesap vermek durumundadırlar. En azından kağıt üstünde böyle.

‘80li yıllardan itibaren Dünya Bankası Grubunun görev tarifi değişmeye başlıyor. Nedeni, başta sivil toplum örgütleri olmak üzere insanların, Grubu, çevre felâketleri, doğal afetler gibi konulara bigane kalmakla suçlayıp, daha aktif rol üstlenmesini talep etmeleri. Bunun üzerine, suçlamaları inceleyecek bir panel kuruluyor: Adlı Tetkik Panel’i. Panel tahkikatını sürdürüyor oladursun, homurdanmalar artıyor. Banka’nın 1994’de Madrid’te yapılan Yıllık Olağan Toplantısında doruğa ulaşıyor.

Banka yetkililerinin kendi ifadelerine göre, o günden sonra çok şey değişiyor. Öncelikle hatalarını kabul ediyorlar: “Kalkınma zor ve riskli bir gayrettir, bu gayret içinde olan herkes gibi Dünya Bankası da yapılan hatalardan nasibini almıştır” diyorlar. Yine kendi ifadelerine göre bu saptamadan sonra çok yol alınıyor. Gruba dahil kuruluşlar, iç ve dış verimliklerini ve hizmet kalitelerini arttırma yoluna gidiyorlar.

Bugünlerde en övündükleri başarılarının arasında savaş sonrası Bosna’da, kriz sonrası Doğu Asya’da, hortum sonrası orta Amerika’da ve deprem sonrası Türkiye’de yürüttükleri iyileştirici projeler var.

11. BÖLÜM: GÜNEYDOĞU ASYA KAPLANLARI :1997 KRİZİ –1

Güneydoğu Asya kaplanları diyorlardı, Tayland, Malezya, İndonezya ve Güney Kore’ye. Ortak noktaları, 1980lerin ortalarından itibaren sergiledikleri “mucizevi” gelişme! 1997 Krizinin önemi de burada zaten. “Mucizevi gelişme” aylar içinde kâbusa dönüştü.

Tayland Krallığı, Güney Doğu Asya’da, Tayland Körfezinde, Andaman Denizi dedikleri yerde, Burma, Laos, ve Komboçya arasında. Eski adı Siam. Tayland, “özgür insanların ülkesi” demek. Batı Avrupa İmparatorluklarının asla sömürgesi olmadıklarını ifade ediyorlar. O bölge için ciddi bir ayrıcalık bu. Nüfusları 60 Milyon civarında. Karışık bir etnik mozaik; yüzde sekseni Tayi kökenli, yüzde 12’si Çinli, sonra Malaylar var, %4. Resmi ve ticari dilleri İngilizce. Başkent Bangkok.

Tayland, 1961’de planlı ekonomiye geçiyor. 1961 bizim de Devlet Planlama Teşkilatını kurduğumuz yıl. Onların 8. planları halâ yürürlükte. Tarım, GSMH’larının yüzde 11’ini biraz aşıyor. Temel gıda pirinç. Kauçuk başlıca ihracat ürünü.

Bir diğer Asya Kaplanı “Malezya.” Çinhindi ya da Maley yarımadası ile Borneo adasının kuzey kıyısı boyunca uzanan Sabah ve Saravak ‘ın oluşturduğ

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/12/2007 - Dünya Ekonomik Krizleri 2

Kategori: iktisat
7. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'YA ATLIYOR

Almanya
‘20li yılların “kükreyen” Amerika’sını dize getiren, Amerika’nın çehresini değiştiren 1929 Krizi ve onu izleyen Büyük Çöküntü gezegenimizin en büyük ekonomik buhranı olmakla kalmadı, bir de “faşizm” namındaki uğursuz uygulamayı sardı dünyanın başına. Büyük Çöküntü’den olmasaydı, Almanlar Hitler’e mahkûm kalmayabilirlerdi.

(Deutschland, Deutschland über alles!!!)

Almanya, Amerika’dan çok farklı bir ülkeydi. Amerika, dünyanın demokratik bir anayasa ile kurulan ilk devleti, Almanya ise 1918’e kadar bir imparatorluk. II. Wilhelm ve onun ünlü şansölyesi mutlakiyetçi-muhafazakâr Bismarck tarafından özenle yönetilen bir imparatorluk.

İki ülke arasında ciddi anlayış ve görenek farkları vardı. Örneğin, Başkan Roosevelt’in 1933-37 yılları arasında uyguladığı New Deal programına kadar Amerika’da siyasi güç, özel sektörün tekelindeydi; hükümeti sanayiciler ve işadamları yönlendirirdi. Washington’un ekonomi yönetimine ağırlığını koyması Büyük Çöküntü’den sonra. Oysa Berlin... Berlin, başkent olduğu 1871’den itibaren, II. Reich’ın siyasi ve iktisadi merkezi. Alman ticaret ve bankacılığının beşiği. Ayrıca, Alman milliyetçiliğinin, Alman aydınlarının en önemli entelektüel kalesi.

Amerikan halkı başından beri liberal kapitalizme, “laissez faire”e, yani “devlet ekonomiye müdahale etmesin” öğretisine inanmış bir halktı. Eğitimden, emniyete kadar ne yapılacaksa biz kendimiz yaparız diyen bir halk. Almanlar ise, liberalizmden komünizme kadar hemen her ekonomik sistemi tartışan, hemen her ekonomik sistemi benimsemeye hazır kesimlere bölünmüş bir halk. Büyük düşünürler ülkesi. Karl Marx’ın vatanı Almanya. Friedrich Engels’inki de öyle.

1916-1922 yılları arasında sanatta ve edebiyatta hakim olan “Dadaist” akım o kuşağın imparatorluk kültürüne duyduğu nefreti simgeler. Dadaistler, “burjuva” dedikleri sanata duydukları nefreti eserlerinde geleneksel kuralları çiğneyerek belirtmeye çalıştılar. Deyiş yerindeyse putları kırıyorlardı. Teorik akıl hocaları Karl Korsch’tı. Yirmili yılların önde gelen Alman marksisti, Karl Korsch. Aynı yıllarda Amerikalılar caz dinliyorlar, borsa ile yatıp borsa ile kalkıyorlardı.

Alman geleneği ekonominin merkezden yönetilmesine yatkındı. Farklı ölçülerde olmakla birlikte bu, Bismarck’ın 2. Reich’ında da böyle olmuştu, onu izleyen Weimar Cumhuriyetinde de, Hitlerin nazi rejiminde de. Yine Amerika’dan farklı olarak, Almanya’da demiryolları, posta, telefon-telegraf ve enerji kuruluşları devlete aitti. Gaz, su gibi kamu hizmetleri gören şirketler de öyle. “Belediye sosyalizmi” denilen bir sistem yaygındı. Bir şehir ya da eyalet yönetimi reel üretime katılabiliyor, meselâ madencilik yapabiliyordu. Meselâ, Alman ulusal bankası Reischbank, şahıs malıydı ancak başkanı ve yönetim kurulu üyelerini imparatorun bizzat kendisi atıyordu. Şirket sahiplerinin yönetimde söz hakkı yoktu.

Öte yandan, ekonominin merkezden yönetilmesinin yararları da var, zararları da. Yararlarından birisi kriz dönemlerinde kaynakların hızla harekete geçirilebilmesini mümkün kılması, ikincisi, dev yatırım projelerini devreye sokarak işsizliği kısa zamanda önleyebilmesi. Zararları ise merkezden verilen kararların çoğu kez politik mülahazalarla, ekonomik olmayan kriterlere göre verilmesi, kaynakların doğru kullanılmaması, ziyan edilmesi.

Alman geleneği ekonomik kaynakların ulusal çıkarları koruyacak şekilde yönlendirilmesi şeklindeydi. Almanya, dünyanın en büyüğü, en güçlüsü olmak hususunda ta 1.Reich’tan yani Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ndan itibaren iddialıydı. Oysa, Amerika’nın dünya liderliğine soyunması adeta kerhendir. O yıllarda Amerikalılar iki büyük okyanus tarafından korunan ülkelerinde “Eski Dünya”ya, Avrupa’ya yani, bulaşmadan yaşamak isteyen bir halktılar. Çocuklarını deniz aşırı ülkelere savaşmaya yollamaları gereğine çok zor ikna edilen bir halk. Almanya ise herzaman “Eski Dünya”nın şefi olmak istedi. Ancak bu iddiasını fiiliyata dökmesi 1870lerden sonra.

1871 Almanya için çok önemli bir tarih. Kayzer Wilhelm, bu tarihte tahta çıktı. Berlin, bu tarihte başkent ilân edildi. Konumuzla doğrudan bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Charles Darwin’in “The Descent of Man” İnsanın Alçalışı isimli kitabı 1871’de yayınlandı. İlerki yıllarda bu kitap Alman ırkçılığının gerekçesi olarak kullanıldı. “Aryan” halklarının doğal üstünlüğü, sarı-saçlı mavi gözlü kuzeyli kahramanların Batı medeniyetinin yenilmez bekçileri olarak sunulması, vs.vs... Bu sapkınlığa Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında aklı başında bilinen pek çok yazar revaç verdi. Count Gobineau, Houston Chamberlain, Hans Gunther, hatta Yahudi Alfred Rosenberg. Irkçılığın halk arasında yaygınlaşması 1910-1920 arasındaki on yılda. Esas itibariyle etnik bir mozaikten oluşan Almanya’nın keskin milliyetçiliği böylece “bilimselleştirilmiş” oldu.

Almanya sanayileşmeye İngiltere’den çok daha sonra, 1870’lerde başladı. Buna karşın, II.Wilhem’in ve Bismarck’ın idaresinde hızla yol aldı. 1910 yılına geldiğinde İngiltere’nin iki katı çelik üretiyordu. İngiliz-Alman teknolojik rekabetinin kökenleri de o yıllara uzanır. Hatta, ortada dolaşan bir fıkraya göre, Almanlara marifetlerini göstermek isteyen İngilizler saç teli inceliğinde bir çelik parçası gönderirler. Almanlar’ın İngilizler’e cevabı saç inceliğindeki bu tele bir delik açmaktır!

Çelik demiryolları yapımında kullanıldı... demiryolları, güçlü bir ticaret filosu, makinalar... ve tabii silah ve cephane. Almanya kısa sürede dünyanın en iyisi olarak anılmaya başladı.

Mükemmel bir yüksek öğretim sistemi, Alman bilim ve teknolojisinin sırrı buydu. Üniversiteler, teknik okullar araştırdı, sanayi uyguladı. Elektrik ve kimya endüstrisi Almanya’nın en çok gurur duyduğu iki sektördü. Werner von Siemens ve Emil Rathenau ikilisi ülkeyi bir baştan bir başa aydınlattılar. Geniş bir tramvay ağı kuruldu. I.G. Farben kimya endüstrisinin en önde gelen ismi oldu.

Almanya’nın ekonomik kalkınmasının çok önemli bir diğer unsuru Alman bankacılık sistemi. Amerikan ve hatta İngiliz bankalarından farklı olarak, Alman bankalarının kuruluş amaçları endüstriye finansman sağlamaktı, kamuya kredi açmak değil. Bankalar sahip oldukları hisse senetleri ve bonolar aracılığı ile sanayi kuruluşlarına ortaktılar. Birbirlerinin yönetim kurullarına katıldıklarından, işletmede de söz sahibiydiler. Günümüzdeki holdingler gibi. Ancak o yıllarda bu durum, Almanya’ya özgü bir işleyişti.

Yine Amerika’dan farklı olarak, Alman bankaları yasalara tabidiler. Amerika’da Büyük Krizle sonuçlanan yolda günde iki banka batıyordu. Almanya’da böyle bir şey yaşanmadı. Tersine, Alman bankaları birleşerek büyüdüler. “D” bankaları olarak bilinen iki ünlü banka, Deutsche Bank ile Disconto Gesellschaft 1929 birleşti. 1931’de Dresdner Bank, Darmstadter Bankasını satın aldı. Böylece sadece yarım düzine bankadan oluşan bir tekel oluştu. Bunu endüstri kuruluşlarının yatay ve dikey birleşmeleri izledi. Sosyalizmin ünlü “finans kapital” kavramı, Alman bankacılığında ve endüstrisinde görünen bu uygulamadan gelir.

Alman bankaları , ticaretin, özellikle de ihracaatın gelişmesinde büyük rol oynadılar. Yirminci yüzyılın başında, Almanya ihracaatta dünya ikincisiydi. Alman sanayi ürünleri toplam ihracaatın yüzde 63’ünü teşkil ediyordu. Alman bankları Avrupa, İngiltere ve Amerika’da açtıkları şubelerle o ülkelerdeki demiryollarını finanse ettiler. Alman sermayesi ayrıca Latin Amerika, Orta ve Uzak Doğu Asya, Balkanlar – özellikle de Romanya ve Türkiye - ile Kuzey Afrika’ya yayıldı. Almanya, sermaye ihraç eden bir ülke oldu.

1912 itibariyle Almanya’nın dış ülkelere yaptığı yatırım 30 milyar mark! Bu meblağın sadece %2’si Alman sömürgelerindeydi. Bu bağlamda Alman kolonileri Alman endüstrisinin kuruluşunda önemli bir kaynak teşkil etmedi.Korumacılık politikası güdülüyordu ama Alman İmparatorluğunun gözalıcı kalkınmasını gümrük duvarlarına bağlamak yanlış olur. Öte yandan, batı ülkelerinde rastladığımız kartelleşme Almanya’da da vardı. Karteller gümrük duvarlarından yararlanarak fiyatları iç pazarda yüksek tutuyorlar, yabancı pazarlarını ele geçirmek için ihrac mallarını ucuzlatıyorlardı.

Ekonomideki büyük gelişme yaşamın diğer alanlarına sıçramakta gecikmedi. Örneğin, sinema. 1920-1932 yılları Alman sinemasının Altın Yılları olarak geçti. “Metropolis,” “Nosferatu,” “Das Cabinet des Dr. Caligari,” gibi sessiz filmler geleceğin yapıtlarının öncüsü sayıldılar. Holywood’un, ses tekniğini, ışıklandırmayı, set düzenini hatta senaryo uslübunu Almanlardan aldığı ve geliştirdiği söylenir. Ernst Lubitsch, Billy Wilder gibi ünlü yönetmenler Alman asıllıydılar.

Dünya çapında büyük dört romancının yazı hayatına katılışları da bu döneme rastlar. Heinrich ve Thomas Mann kardeşler. Herman Hesse ve J. Wasserman. Heinrich Mann’ın “Profesör Unrat”ı sonraki yıllarda “Mavi Melek” filmine konu olan roman. Efsane kadın Marlene Dietrich’in oynadığı Mavi Melek 1930 Nisanında Berlin’de gösterime girdiğinde yer yerinden oynamıştı.

Heinrich’in kardeşi 1875 doğumlu Thomas Mann, 20.yüzyılın en büyük Alman yazarı olarak bilinir. 1929 Nobel ödülü sahibidir. Nasyonel sosyalizm karşıtı. ‘33’de ülkesini terketmek zorunda kaldı, 1944’de Amerikan vatandaşı oldu. Doktor Faust gibi en iyi bilinen eserlerinden bazılarını Los Angeles de yazdı... Sonra 1895 doğumlu bir kült yazar ve şair: Hermann Hesse. Olağanüstü romanları, Rosshalde, Siddhartha, Steppenwolf, 1914-1922 yılları arasında geldi. 1946 nobel ödülü aldı. Hesse’nin psikolojiye ve tasavvufi konulara duyduğu derin ilgi, Carl Jung’un dikkatini çekti. Jung ile Hesse psikoanaliz seanslarında bir araya geldiler. Simund Freud ve Carl Jung malûm dönemin en ünlü psikologları... Sonra 1898 doğumlu Berthold Brecht var. Brecht, tiyatroyu sosyalist amaçlar doğrultusunda toplumsal ve ideolojik forum gibi kullanmayı başaran ünlü epik tiyatro yazarı. Ayrıca şair. Cesaret Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi Brech’in ülkemizde en iyi bilinen eserlerinden ikisi... Sonra bir başka 1875 doğumlu, Rainer Maria Rilke, modern Almanya’nın en büyük lirik şairi. Heykeltraş Rodin’in dostu ve sekreteri. Rusya’nın geniş topraklarına aşıktı.

Büyük düşünürler, büyük yazarlar, büyük filozoflar, müzisyenler, sanatçılar...Bünyesinde bunca dehayı barındıran Almanya’nın toplumsal ve siyasi sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözebilmeleri beklenirdi. Ama olmadı. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilgi izin vermedi.

Birinci Dünya Savaşının neredeyse bir tesadüf sayılabilecek dış sebebi malum arşidük Ferdinant’ın Saraybosna’da öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesidir. Avusturya-Macaristan Almanya’nın, Sırbistan Rusya’nın kadim müttefikleridirler. Olay, iki büyük devleti karşı karşıya getirir. Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açar.

Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD savaşı başlangıçta destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Savaş yayıldıkça yayıldı, uzadıkça, uzadı. İşçilerin, özellikle de maden işçilerinin silâh altına alınmak zorunda kalınılması üretimin düşmesine neden oldu. Ambargo durumu daha da zorlaştırdı. 1917’de ciddi bir yiyecek sıkıntısı başgösterdi. Aynı yılın sonlarında Berlin’de grevler başladı. Muhalifler, fetih hırsının hükümetin gözlerini kör, kulaklarını sağır ettiğini söyleyerek harekete geçtiler. Cephe gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçilerle birlikte isyan ettiler. Kiel’de, Hamburg’da, Berlin’de, Orta Almanya’da hatta Münich’te Rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Hükümet tüm gücüyle yüklenmesine karşın, sonuç alamadı.

1918 sonbaharındaki askeri bozgunlar, ülkenin istilasının çok yaklaşması İmparator’un tahtını bırakmasıyla sonuçlandı. William, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar başa geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratlar Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini Kanlı Hafta diye bilinen 6-11 Ocak, 1919’da tasfiye etti. Aynı günlerde kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen ve çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti. Aynı yıl tek meclisli –Reichstag- bir parlamento rejimi kuran anayasa oylandı. Bu anayasaya göre cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçiliyordu ve geniş yetkileri haizdi.

Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamında gerçekleşti. 28 Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Alsas Loren ve Yukarı Silesyada kurulu iletişim sistemleri gitti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.

1919 yılında Mark, savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı. Sanayiciler savaş tazminaları ödemelerinden yan çizilmesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.

Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu.

Almanya’nın savaş tazminatı ödemekten kaçınmasıyla durum ağırlaştı, sonuçta Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler greve giderek direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.

Fiyatların saat başı – sahiden saat baş! - arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı.

Alman ekonomisi tamamen çökmüştü.

8. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN BİR BAŞKA SONUCU
Hitler
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD, ülkelerinin Birinci Dünya Savaşına girmesini destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Ağır ve kesin bir yenilgiye uğradılar. 1918 sonbaharında İmparator tahtını bıraktı, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar iktidara geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratların ilk icraatlarından biri, Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini tasfiye etmek oldu. Ocak, 1919’da çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti.

Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamındadır. Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.

Alman Markı savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bunun bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.

Sanayiciler savaş tazminatlarını ödememesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.

Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu. Baktı olmuyor,

Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler işgale greve gitmek suretiyle direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.

Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı. Alman ekonomisi tamamen çökmüştü. Sosyalist Maliye Bakanı Hilferding Ağustos 1923’de “çavdar” bitkisinin değerini esas alan yeni bir para birimi, çavdar-parası, çıkardı. Üç ay sonra çavdar-parasının yerini Rentenmark aldı.

“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz. Rentenmark’ın karşılığı olarak ülkenin mülk ve sanayi kaynakları üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Adı da zaten buradan geliyor. Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!

Ama durdurmayı başardılar. Almanya’nın en yetenekli politikacılarından birisi olan Gustav Stressman, maliye bakanı ve merkez bankası başkanı ile elele verdi. Enflasyon düştü, 1924’de altın esasına dayalı Reichsmark çıktı. Alman markı bundan böyle çavdarı değil altını esas alacaktı.

Stressman, Almanya’nın batılı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye çalıştı. Kapanan kredi musluklarını açtı. Savaş tazminatı ödemelerinin daha makul bir düzeylere çekilmesini sağladı. Alman ekonomisi nefes almış, dengesini bulmak üzereymiş gibi dururken, buyurun, Kara Perşembe! Hiç beklenmedik bir şey oldu, New York Borsası çöktü!

1929 Krizi Almanya’ya anında sıçradı – çünkü, Alman sanayi ihracatla ayakta duruyordu ve ihracat kesilince, sanayi durdu.

Büyük Çöküntü, sakinleşmiş gibi duran Alman siyasetini yeniden radikalleştirdi. Almanya’da o kadar çok siyasi parti ortaya çıktı ki, parlamenter bir hükümet kurmak düpedüz imkansızlaştı. Koalisyon şöyle dursun, Reichstag’da, yani Alman parlamentosunda, iki kişi bir araya gelip tek bir ortak karar alamıyor gibiydi. 1930’dan itibaren hükümet ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yürütmek durumunda kaldı.

Siyasi kaos bir süre komünistlerin işine yarar gibi göründü, ama kargaşadan esas faydalanan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi oldu. Şansölye Brünning ekonomik krizle, işsizlikle uğraşadursun Naziler, bir yandan olmadık radikal çözümler önerirlerken, öte yandan da Almanların milli duygularına hitap eden söylemler geliştiriyorlardı. Savaş mağlubiyetinin ve ekonomik krizin faturasını “çözülmüş” gruplar dedikleri, komünistlere, yahudilere, hatta çingenelere çıkartan - “milliyetçi” demeye dilim varmıyor, çünkü biz Türkler “milliyetçilik”in böylesini hiç bilmeyiz - “ırkçı” söylemler. Öyle abarttılar ki, müziğin bile Almanya’ya uygun olanı, olmayanı oraya çıktı!

Hitler’e ve ikinci adamı Goebbels’e göre “iyi” Alman müziğini üç adam yapardı: Ludwig van Beethoven, Richard Wagner, and Anton Bruckner. Beethoven yaşasaydı ne derdi bilinmez ama Hitler’e göre “ruhu itibariyle kahraman bir Alman”olan Beethoven, kendisinin manevi yoldaşıydı. Ama Richard Wagner kadar olmasın! Wagner’in müziğini – özellikle Tristan’ı - notlarını savaşta sırtçantasında taşıyacak kadar yüceltmişti. Nitekim sonraki yıllarda Wagner nazi toplantılarının fon müziği oldu. Bunda bestekârın “Müzikte Yahudilik” isimli risalesinin katkısı olduğu muhakkak. O risalesinde Wagner, Yahudilerin Almanların müzik zevkini nasıl zehirlediklerini anlatıyordu. Sonra iyi tanıdığımız bir isim: ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan. Von Karajan, Nazi partisi üyesiydi. Daha iyi mevkilere gelmek için olduğu söylenir. Ve tabii, Reichsmusikkammer - Reisch Müzik Odası - başkanı da Richard Strauss!

Şansölye Brünning krizden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Yeni vergiler ihdas etti, buna rağmen hazine gelirleri %30 düştü. Bütçe açığı dört milyar markı bulunca, devlet harcamalarında tasarrufa gidildi, memurlarının maaşları ve emekli ödemeleri azaltıldı. Bu arada kendi işsizlik sorunlarıyla uğraşan Amerika, yanlış bir kararla sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçip, Alman mallarına kapanınca, Brünning’in kemer sıkma politikaları da boşa gitmiş oldu.

Şimdi buradan bakınca... Brünning sıkı para politikasını terketmeli, radikal çözümlere yönelmeliymiş. Ancak, Amerikan başkanları Hoover ve Roosevelt gibi Şansölye Brünning de kriz yönetiminde deneyimsizdi. Klasik iktisat teorilerini uyguluyordu, oysa Keynes’in ileri sürdüğü gibi klasik iktisat teorileri ekonomik çöküntü durumlarında işlemiyordu.

Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre, durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır, kısa vadede değil, diyordu Keynes.

Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine inanmamıştı, Brünning de öyle. Ve tabii Almanlar 1923’de yaşadıkları korkunç enflasyonu unutamıyordı. Sıkı para politikasına razı olmalarının bir nedeni de buydu. Ama sıkı para politikası işsizliği azaltmıyordu. Roosevelt’in Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekmişti. Brünning’in sandalyesini Hitler’e bırakması gerekti.

1932’de parlamentodaki en çok koltuk nazilerindi. Gerek generaller gerekse sağcı politikacılar, düzeni bir tek Nazilerin sağlayacağını söylüyorlardı. Sonunda, 1933’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ikna edildi. Brünning’i gönderildi, yerine Hitler’i şansölyeliğe getirdi.

Şimdi... Kapitalizm ile ekonominin bürokratikleştirilmesinin özde çakışmayacağı, bir arada yürümeyeceği yaygın bir kanıdır. Ama derler ki, bu doğru olsaydı, Hitler rejiminin kapitalizmin sonunu getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tersine, 1933 sonrası meydana gelen gelişmeler kapitalizmle bürokrasinin birbirlerini pek güzel tamamladıklarını gösterdi. Hitler Almanyasında özel mülkiyete dokunulmadı ancak kullanım kesin olarak yönlendirildi. Diğer bir deyişle, özel mülkiyet kaldı, serbest piyasa ortadan kalktı.

Ağır sanayinin hareket alanı Nazi rejimin iç ve dış politikalarını etkileyemeyecek şekilde kısıtlandı. Endüstri çok daha küçük ve birbirlerine bağlı bir grup tarafından yönetildi.

Bu bağlamda Nazi ekonomisinin siyasi iradeyle uzlaşan bir takım tekelci sanayicilerin hakimiyetine geçtiğini söyleyebiliriz. Hitler kapitalistleri, kapitalistler Hitler’i kullandılar.

Hitler benzeri bir ilişkiyi Junker’lerle de geliştirdi. Junker’ler dediğim, Alman toprak ağaları.

Naziler güvenebilecekleri yeni bir ağa sınıfı yaratmaya giriştiler. 700,000 çiftçiden oluşan güçlü bir ordu kurdular. Junkerlerin arazilerine ipotek konamıyordu. Arazilerini istedikleri kadar büyütme hakkına sahiptiler. Ayrıca, ürünlerinin fiyatları devlet koruması altındaydı. Bütün bu uygulamalar küçük çiftçilerin aleyhineydi, onların sırtından yürütülüyordu ama ne gam?!

Franklin Roosevelt’in Amerika’da yürürlüğe koyduğu altı-yapı inşaatı atağını Hitler’in daha etkili bir biçimde gerçekleştirdiğini görüyoruz. Öyle ki, 1933’de işsizlik sorunu hemen tümüyle çözülmüştü. Buna karşın Hitler enflasyonun başgöstermesini önleyemedi. Baktı olmuyor, 1936’da fiyatları dondurdu. Hemen ardından sıkı bir plânlama ve denetim mekanizması yürürlüğe koydu. Meselâ, deri sanayinde, bir Deri Kontrol Ofisi kuruldu. Deri Kontrol Ofisi bir yandan deri fabrikalarına ham deri sağladı, öte yandan işledikleri derinin kime nasıl satılacağına karar verdi. Bu tabii kontrol memurlarıyla fabrika sahipleri arasında sürekli pazarlık demekti. Fabrika sahipleri kotalarını arttırmak için tanıdıkları siyasileri araya soktular, rüşvet verdiler vs. vs.

Ham madde Hükümetin düzenlediği öncelik listesine göre taksim edildi. Listenin başında ulusal güvenliğe yönelik faaliyetlerin gerektirdiği hammaddeler vardı, en sonunda da tüketim malları. İlk bakışta makul gibi görünen bu durumun hiç de öyle olmadığı zamanla ortaya çıktı. Benzin meselâ öncelikle Alman ordusuna tahsis edildiği için, fabrikalara hammadde nakledilemez oldu. Fabrikalar birbiri ardına kapanmaya başladılar. Hükümetin öncelik listesini değiştirmesi de işe yaramadı. Sonunda savaşın ortasında Hükümet listeyi iptal etmek zorunda kaldı.

Ekonominin merkezden belirli amaçlara dönük olarak idare edildiği durumlarda verimlilik hesaplarının gözardı edilmesi adettendir. Böyle durumlarda fiyatlar ekonomik anlamlarını kaybederler. Kârlılık bir malın üretilip üretilmemesinin kıstası olmaktan çıkar, fiktif bir kavram haline gelir. Almanya’da da öyle oldu. Zarar eden fabrikaların kapanmasına izin verilmedi. İşçiler her halukârda günlük tayınlarını almayı sürdürdüler. Hitler daha da ileri gitti, işçi sendikalarını kapattı. İşçileri ayrı bir askeri kuruluş olan Çalışma Cephesinde birleştirdi. Gençliğe yılda altı ay çalışma mecburiyeti getirdi, kamplarda sıkı bir disiplin altında topladı.

Silâhlanma, özellikle hava silânması, 1933’den beri sürüyordu. Hitler, süregelen ekonomik kaosa bir açıklama daha getirdi: ülke toprakları Almanya’ya dar geliyordu. Alman ulusunun daha fazla yaşam alanına (lebensraum) ihtiyacı vardı. Lebensraum için en müsait topraklar da Polonya ve Rusya’daydı.

1936’da bir manevra ile Versailles antlaşmasının silâhsızlandırdığı Rhineland’a asker yığdılar. 1938’de döndüler, kadim müttefekleri Avusturya’yı Almanya’ya kattılar. Aynı yıl, Çekostovakya’yı parçaladılar.

Avrupa devletlerinin müdahalesi 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra geldi. Hitler kendisini bir çok cephede savaşır buldu. 1941’de Amerika savaşa girince işler iyice çığrından çıktı. Üç sene sonra 1944 Almanya çözülmeye başladı. Nisan 1945’de Hitler intihar ettiğinde Almanya bir baştan öteki başa viraneye dönmüştü.

Müttefikler doğu Almanya’nın çoğunu Polonya ve Sovyet Rusya’ya verdiler. Geri kalan Alman toprakları İngiliz, Fransız, Sovyet ve Amerikan olmak üzere dört bölgeye bölündü. Sovyet bölgesinde Alman Komünistlerinin oluşturduğu rejime Doğu Almanya dendi. Amerikan, İngiliz ve Fransızların bölgeleri birleşti, Demokratik Alman Cumhuriyeti böyle kuruldu.

“Kondrad Adenauer’den olmasaydı, Sovyetler Birliği iki Almanya’nın birleşmesine daha 1950’lerde izin verirdi” diyenler, bu savlarını Rusların Avusturya’nın bütünleşmesine o yıllarda müsaade etmiş olması keyfiyetine bağlarlar. Ancak, 1949 Batı Almanya’nın şansölyeliğine getirilen – ve bu makamı 1963’e kadar elinde tutan, Adenaur, Hıristiyan Demokratların başı olarak koyu bir şüphecidir: şüphelendiği Sovyetlerin Almanya üzerindeki emelleri. Bu nedenle, Batı Avrupa ile sıkı bağlar geliştirir, hatta Almanya’yı NATO üyesi yapar, 1955’de. 1958’de sonunda Avrupa Birliği olacak oluşumun içinde yer almasını sağlar.

Adenauer, Almanların gerçek isteklerini Batı Almanya’nın temsil ettiği iddiasında ısrarcıdır. Hür teşebbüs kapitalizmi Almanların istedikleri düzendir.

Şansölye, Alman ekonomisini diriltir, gözalıcı bir ilerlemenin mimarı olurken, kurallarıyla biraz oynanmış, duruma uyarlanmış kapitalist yöntemleri kullandı. Ticaret ve sanayi büyük ölçüde özel teşebbüsün elinde olmasına karşın, vergiler adamakıllı yüksekti ve elde edilen gelir geniş bir sosyal hizmetler ağı geliştirmekte kullanıldı. İşçilere çalıştıkları şirketlerin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayan 1951 kanunu da kapitalist bir uygulama sayılmazdı ama olsun. Alman ekonomisi ayrıca Batı Almanya’ya Polonya, Çekostavakya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde yaşamakta olup da geri dönen 10 milyonu aşkın Alman mültecisini de barındırdı.

Konrad Adenauer’a 1963’te yol verilmiş olmasını, özellikle de birlikte çalıştıklarına karşı, sert mizacına bağlarlar. Muhafazakar ekonomi politikaları kendisinden sonra gelen iki Hıristiyan Demokrat şansöyle, Ludwig Erhard ve Kurt Georg Kiesinger, tarafından başarıyla sürdürüldü.

9. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'DA


İngiltere

Avrupa, çok farklı bir iklimdi. Şöyle ki, ABD’nin kurulduğu günden beri liberal bir anayasa ile korunan demokrasi. “Eski Dünya” ise - Avrupa’ya böyle denirdi - eski dünya, İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı, İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’sı, Belçika’sı, Avusturya-Macaristan’ı ile ayakta kalmaya çalışan bir imparatorluklar manzumesi.

Avrupa imparatorlukları denince ilk akla gelen emperyalizmdir. Nitekim, Yirminci Yüzyılın başlarında, Asya ve Afrika kıtalarının %85’i Avrupa imparatorluklarının hakimiyeti altında.

Çin’den, Mısır’a, Sudan’a, Avusturalya’da, Güney Afrika’ya kadar; Uganda, Kenya, Gambia, Sierra Leone, Gana, İngilizler hemen her yeri tutmuşlardır.

Onları Fransızlar izler: 1840’dan itibaren Cezayir’dedirler. Tunus, Madagaskar, Fildişi Sahili, Gine, Senegal, Dahomey, Gabon, Vietnam, Fransız sömürgeleridir.

Almanya, sömürgeleştirme işinde nispeten geç kalmış, en gözde yerleri rakiplerine kaptırmıştır ama Pasifik Okyanusu’ndaki Caroline ve Marshall adaları onundur. Batı Samoa onundur. Çin’in Shandong yarımadası onun sayılır. Afrika’da, Tanzanya, Togolan, Kamerun ve Güneybatı Afrika onundur.

Portekiz, Angola ve Mozambik’i, Macao’yı yutmuştur. Hollandalılar Java’yı, Sumarta’yı ve Borneo’nun çoğunu. Belçikalılar ise Afrika’nın Belçika Kongo’su denen bölümünü.

Sömürge sahibi olmak güçlü olmayı gerektirir. Bu güç çelik endüstrisinin, modern gemilerin, demiryollarının, silâhların sağladığı türden güçtür. Avrupa’da bu güç 1870’den itibaren hızla artmaktaydı. Dahası, Avrupalılar, emperyalizmi haklı ve doğru kılan söylemler geliştirmişlerdi.

Ne gibi? Meselâ, Darwin’den yola çıkarak, güçlü ülkelerin zayıf ülkeleri boyunduruk altına alıyor olmalarının doğal olduğunu düşünmek gibi. Kimi bu yolla Tanrı’nın dinini – Hıristiyanlığı yani – yayarak sevap kazanmaktadır. Kimileri barbar uluslara beyaz adamın üstün medeniyetini taşıdıkları için gurur duyarlar. Kimileri de ticaret yapabildikleri, fabrikalarına ucuz ham madde, ucuz işgücü sağlayabildikleri için mutludurlar. Orta sınıf, yani öğretmenler, profesörler, memurlar bir ülkenin diğerini sömürmesini gayri ahlâki bir tutum olarak görmezler. Ne orta sınıf, ne de Avrupanın belli başlı kiliseleri. Katolik olsun, Protestan ya da Ortodoks olsun, din adamları ülkelerinin emperyalist politikalarını ya desteklemektedirler ya da ve en kötü ihtimalle, hoş görürler. Hal böyle olunca, silâhlanmaya kimsenin itirazı yoktur. Tersine, herkesin maddi ya da manevi çıkarı orduların güçlenmesinden geçer.

Öte yandan kapitalizm karşıtları, sosyalistler, imparatorluk kavramını kârlarını arttırmaya çabalayan kapitalistlerin bir düzenlemesinden ibaret görüyorlardı. Örneğin, Vladimir Lenin’e göre, emperyalizm, kapitalizmin vardığı en üst noktadır.

Bütün bunların konumuzla ilgisi de şöyle: Ondokuzuncu Yüzyıl emperyalizmi ve dünya lideri olmak hırsı – müdahalecilik - Yirminci Yüzyılın başlarında Avrupa’yı sağ ve sol kamplara böldü. Sağda, yurtseverlikten- ırkçı faşizme uzanan fraksiyonlar. Solda, demokrasiden-komünizme uzanan düzen muhalifi pasifistler. Çok çeşitli dünya görüşleri. Bu bölünmelerden çoğu kez birbirine düşman, sayısız siyasi parti oluştu. Sayısız siyasi parti, sayısız çözüm önerisi demek. 1929 Krizi ve izleyen Büyük Çöküntü Avrupa’yı vurduğunda, her grup kendi çözüm reçetesi ile ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın ötesinde kendi çözüm önerisini dayattı. Amerika’da, çöküntünün tüm ağırlığına karşın, karşıt görüşlü grupların ölesiye çatışmaları diye bir durum söz konusu olmamıştı. Oysa özellikle de kıta Avrupa’sında solcuların muhtelif fraksiyonları ile sağcıların muhtelif fraksiyonları birbirleriyle ve kendi aralarında kıyasıya çatıştılar.

Almanya’daki çatışmalardan Naziler kârlı çıktılar, İngiltere’de 1929 Krizin çözümü Sosyalist İşçi Partisinin başına kaldı.

Bizde “İngiltere” deyip geçmek adet olmuş. Oysa ülkenin resmi adı Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı. İngiltere, Büyük Britanya adasındaki ülkelerden birisi, diğer ikisi İskoçya ve Gal.

Onbeşinci Yüzyıl’da başlayan Sanayi Devriminin beşiği, Büyük Britanya. Fabrika sisteminin yaratıcısı. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Amerika devreye girinceye kadar, gerek miktar gerekse değer olarak dünyanın en büyük sanayi mamulleri üreticisi. Aynı zamanda dünya ticaretinin lideri. İyi bir iklim, zengin madenler, gelişmiş deniz ticareti- buna bağlı olarak dünya denizlerinin kontrolu. Deniz aşırı fetihler, sömürge pazarları Büyük Britanya’nın ekonomisini güçlendiren unsurlar arasında sayılır. Bunlar kadar önemli bir başka husus da, Büyük Britanya’lıların kıta Avrupasını sarsan dini savaşlara bulaşmamış olmaları. Daha hoşgörülü, daha özgür bir ortamda yaşamış, işlerine bakabilmiş olmalarıdır. Sınıf çatışması var, ancak çözümler kıta Avrupası ülkelerine kıyasla daha hızlı.

İngiltere, 1929 Krizinin bir benzerini 1720’de yaşamış olan bir ülke. Meşhur South Sea Bubble/ Güney Pasifik Balonu hikayesi. Bu kriz de İngiliz devlet adamı Robert Harley’in başının altından çıkıyor. Dönem devletin iç borçlarının neredeyse ödenemeyecek kadar arttığı bir dönem, 1720’nin parasıyla 150 milyon dolar. Harley, bir plân yapıyor. Plâna göre, tüccarlar bu borcu üstlenecek, bunun karşılığında da Devlet onlara Güney Pasifik ve Güney Amerika ticaretini tahsis edecek. Tekel olarak. Tüccarlar, öneriyi kabul ediyorlar ve Güney Pasifik Şirketi adı altında bir şirket kuruyorlar. Şirket kurulduktan sonra Güney Pasifik’in ve Güney Amerika’nın zenginliklerini abarttıkça abartan bir hikayeler zinciridir oluşuyor. Hikayeler dilden dile dolaşıyor. Her anlatan birşeyler ilâve ediyor. Sonunda Güney Pasifik Şirketinin hisseleri kapış kapış gitmeye başlıyor. Fiyatlar bir iken on oluyor. Sonra, bir gün, Şirketin direktörü kendi hissesini en yüksek fiyattan satıveriyor. Birkaç şirket yöneticisi de aynı şeyi yapınca, panik! Herkes satmaya başlıyor. Hisse senetlerinin fiyatları çakılıyor. Güney Pasifik Balonu patlıyor. Binlerce insan perişan oluyor. Parlamento bir araştırma başlatıyor. Ortaya çıkıyor ki, şirket yöneticileri sahtekâr. Meğer, hisse senedinin fiyatlarını yükseltmek için balonu uçuran onlarmış.

“Merkantalizm,” Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların baskın ekonomik teorisi. Bu teoriye göre, bir ulusun bütün olarak çıkarları o ulusu oluşturan bireylerin ya da zümrelerin çıkarlarından önde gelir. Endüstri, tarım ve ticaret, ulusun çıkarları doğrultusunda yönlendirilir ve desteklenir. İthalat kısıtlanırken, ihracat teşvik edilir. Dış ticaret fazlası devletin altın stoğunun artması demektir. Büyük Britanya Devleti, denizciliğin ve ticaretin gelişmesi için ne mümkünse yapar. East India Co., Hudson Bay Company gibi dev ticaret şirketleri geliştirirler. Sömürgelerde büyük çapta hayvancılık yapılır. Yün, anavatana ihraç edilir, tekstil, Büyük Britanya’nın önde gelen endüstrisi olur. İki büyük keşif, 1765’de İngiliz James Watt’ın buharla çalışan maden çıkartma makinası, 1815’de George Stephenson’un buharlı lokomotifi, Büyük Britanya’yı tekstile ilâveten demir-çelik üretiminde de dünya lideri yapar. Ülke demir ağlarla örülür.

Kapitalizmde adet kalkınmanın yükünü işçi sınıfının çekmesidir. İngiltere bu olguyu gelişimine paralel olarak en ağır yaşayan ülkelerin başında gelir. Çocuk işçiler, çok uzun saatler, çok düşük ücretler, sefil yaşam koşulları. Richard Llewellyn’in romanı “Vadim O kadar Yeşildi ki!” Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır – 1941’deki çekilen bir de film vardır.

19. yüzyılda görkem ve sefalet bir arada yürür. Büyük Britanya’da gelir dağılımının en kötü olduğu bir yüzyıldır. İngiliz sermayesi iyi gelir getiren Amerika’ya aktığından, işsizlik zaten yüksektir. Buna bir de kuraklık eklenip, yiyecek fiyatları yükselince işçi sınıfı perişan olur. 1836-38 yılları arasında İngiltere’de tam 63 banka batar. Binlerce kişiyi işsiz bırakır, “fakir evleri” denilen nefret edilesi barınaklarda yaşamaya zorlar.

Bu yıllar aynı zamanda “patates kıtlığı”nın yaşandığı yıllardır. Patates, Amerikan kıtasının bir hediyesidir. İrlanda toprağında kolayca yetişen bu mükemmel gıda kaynağı kısa zamanda İrlandalıların kurtarıcısı olur. Hatta, nüfusları artar, sekiz milyonu bulur. Sonra bir hastalık gelir, 1845’de mahsul tek bir patates kalmamacasına telef olur. Görülmedik bir kıtlık başlar, bir milyon İrlandalı açlıktan ölür. Diğer bir milyon balıkçı gemisi, kuru yük şilebi, ne bulabiliyorlarsa artık, Amerika’ya göç ederler. O zamanlardan kalma bir söz vardır: Derler ki, İrlandalıların en büyük talihsizliği, İngiltere gibi zalim bir yayılmacı ülkeye komşu olmalarıdır. İngiliz Hükümeti gerçekten de yardım etmek için parmağını kıpırdatmamıştır. Ne İngiliz hükümeti ne de toprak ağaları. Patates kıtlığı İrlanda’nın İngiltere’den kopmasına neden olur, iki ulus arasında bugün halen süren husumeti doğurur.

Charles Dickens, “Oliver Twist” isimli romanını 1837’de yazar. Sonradan İngiltere başbakanı olacak olan Benjamin Disraili’nin “İki Ulus” adlı romanı varsıllar ile yoksullar arasındaki uçurumu anlatır. Friedrich Engels’in “İngiliz İşçi Sınıfının Koşulları” Manchester’de izlediği sefaletin üstüne kuruludur. Karl Marks’ın “Das Capital”i, Engels’in bu kitabını temel almıştır.

İlk örgütlü işçi hareketlerinin başladığı yıllar da bu yıllar. Chartristler. Chartrisler, işçi sınıfına seçme ve seçilme hakkı tanınmasını isterler. Milyonlarca imza toplarla, Parlemento’ya dilekçe üzerine dilekçe verirler. Ama işe yaramaz. Kraliçe Victoria’nın askerleri ateş açarlar. 24 ölü, yüzlerce yaralı.

İşçi Partisi, 1900’de, işçi sendikalarının siyasi kolu olarak kurulur. Ancak, görülmedik bir entelektüel desteği vardır: Fabian Cemiyeti. Fabian Cemiyeti, Marx’ın sınıf çatışması teorisini reddeden bir grup entelektüelin 1884 kurduğu bir cemiyettir. Ulusun üretim kaynaklarının ve araçların ortak sahipliğine ve kullanımının demokratikleşmesine inanırlar. Barışçıl ve evrimsel değişimden yanadırlar. İsimlerini de ünlü Roma Generali Fabius’tan alırlar. Fabius, düşmanla doğrudan karşılaşmaktansa, yorarak yenmekten yana olan bir askerdi. Ekonomist Sidney Webb ve eşi sosyolog Beatrice Webb, ünlü tiyatro yazarı George Bernard Show, romancı H.G. Wells, İngiliz sosyalizmin kuruları. Bir de James Ramsay MacDonald.

James Ramsay MacDonald, 1929 Krizi patladığında başbakan olan adam! MacDonald, İskoç kökenli, İşçi Partisinin kurucularından. Ayrıca İşçi Partisinin ilk iktidarının ilk başbakanı. 1924’de on-onbir ay süreyle başbakanlık yapmışlığı var. Başta işsizlik olmak üzere, ekonomik sorunları çözemediği gerekçesiyle ilk başbakanlığında istifaya zorlanıyor. Bir de, dönemin Sovyet Rusya liderleriyle fazla sıkıfıkı olmakla suçlanması var. Oysa, MacDonald, 1925 kongresinde İngiliz İşçi Partisinin komünizmi reddetmesini sağlayan adam. İngiliz İşçi Partisinin ikinci iktidarı, adamakıllı şansız. MacDonald kendisini her kafadan bir sesin çıktığı ekonomik hercümercin ortasında buluyor.

İngiltere’de zaten yüksek olan işsizlik, 1929-33 yılları arasında ikiye katlamıştı. Sanayi üretimi %25 düşmüştü, ürün fiyatları da öyle. İngiltere ekonomisinin bel kemiği gemi inşa endüstrisi tamamen çökmüştü. Herkes gibi, İşçi Partisinin de çözüm önerileri vardı. Ancak, MacDonald, ilginç bir adam. Belki de Fabian üyesi olduğu için böyle. Başkanı olduğu Partinin çözüm önerilerine itibar etmektense, istifa etmeyi, Muhafazakar Stanley Baldwin’in başkanlığında Liberal, Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nden oluşacak bir koalisyonda görev almayı tercih etti. Sınıfına ihanetle suçlandı, parti başkanlığından atıldı ama hükümette kalmaya devam etti.

Yeni başbakan Stanley Baldwin, Muhafazakâr Partidendi. Hemen hiç resmi eğitim görmemiş olan MacDonald’dan farklı olarak Trinity College, Cambridge Üniversitesi gibi İngiliz aristokrasinin gözde okullarının gözde öğrencilerinden. Onun da 1924-1929 arasında bir başkanlığı var. MacDonald’la halef selef olmuşlar. Baldwin, ilk başbakanlığı sırasında, 1926’da, genel greve giden işçilerin taleplerine kulak tıkamasıyla tanınıyor. Dahası, 1927’de sendikaların gücünü budamak üzere önlemler almaya da kalkışmış.

Koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından birisi, sterlinde altın esasını lağvetmek oluyor. Ve bu bir muhafazakar için gerçekten de ilerici bir atılım sayılıyor! Neden, çünkü klasik iktisatçılara göre bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına gelir. Tartışmalı bir konudur, ilerki sohbetlerde üzerinde durmamız gerekecek.

Peki, nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin, frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır. Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için daha pahalıdır.

Para arzını böylece arttıran hükümet, gümrük duvarlarını yükseltiyor, inşaat sektörünü destekliyor. Bu tedbirler, başta inşaat, otomobil ve elektrik sektörlerinde iyileşme getiriyor. Bu sektörler lokomotif oluyor, ekonomi 1933-1937 yılları arasında düzelmeye yoluna giriyor. İşsizlik, İskoçya ve Kuzey İngiltere’de ciddiyetini muhafaza etmekle birlikte, Birleşik Krallık halkı çöküntüden kıta Avrupa'sı kadar etkilenmedi. Almanya’da görünen kanlı ideolojik çatışmalar İngiltere’de görülmedi. Kanada ve Avustralya’ya eşit hakların verilmesi hariç, İmparatorluk’a dokunulmadı. Kıral Beşinci George’un itibarı yerindeydi. Her ne kadar oğlu Yedinci Edward iki kez boşanmış bir Amerikalı kadınla, Mrs. Simpson’la, evlenmeye kalkıştığında tahtından olduysa da, İngiltere, eski İngiltere olarak kaldı.

10. BÖLÜM:1929 KRİZİ AVRUPA'DA..

Fransa, İtalya ve IBRD

1929 Krizi patladığında, Fransa çok sayıdaki “cumhuriyet”lerinden Üçüncüsünü yaşıyordu. Üçüncü Cumhuriyet dedikleri 1870’de Almanya yenilgisinden sonra Adolf Thiers’in (ADOLF TİE) cumhurbaşkanlığında kurulan cumhuriyet.

Thiers, 1871’de Paris komününü acımasızca dağıtmasıyla ünlüdür. Paris Komünü, malum, dünyanın ilk işçi hükümeti. Fransa’daki sınıf çatışmasının sonucunda, alternatif bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Komünist Manifesto’da “proletaryanın siyasi gücü iki ay süreyle elinde tuttuğu” dönem olarak geçer.

Kanlı başlayan Üçüncü Cumhuriyet yine de Fransa’nın en dayanıklı cumhuriyetlerinden birisidir, 1940’a kadar sürer. Birinci Dünya Savaşı, ülkenin doğu ve kuzey bölgelerini yerle bir etmiş, hazinesini boşaltmış, daha da kötüsü 1,5 milyon gencini yok etmiştir. Nüfus artışı korkutucu bir şekilde azalmaktadır. Buna karşın savaş, siyasi partileri “Union Sacree,” (ÜNYO/N SAKRE) Kutsal Birlik altında bir araya getirmiştir. Kutsal Birlik’in kutsal ismi ünlü George Clemenceau. (JORJ KLEMENSO) Fransa’nın “Zaferin Babası” dedikleri başbakanları. Bir diğer adı da “Kaplan.” Clemenceau, (KLEMENSO) ayrıca Versailes antlaşmasının baş mimarı. Almanya’nın bir daha asla ve asla Avrupa’yı tehdit eden bir güç olmaması için uğraşan “kindar” adam. O kadar ki, Clemenceau’nın Almanya’yı tam anlamıyla cendereye sokan intikamcı tutumundan olmasaydı, enflasyon o hale gelmez, Hitler doğmazdı denir. 1929 Krizi patladığında Fransız başbakanı olan 1876 doğumlu Andre Tardieu, (ANDRE TARDİYÖ) Versailles’da bu (KLEMENSO’nun) Clemenceau’nun danışmanı.Tardieu başkanlığındaki Fransa’nın kriz deneyimi Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha farklı. Büyük Çöküntü Fransa’ya diğer ülkelere nazaran daha geç bulaştı. Nispeten daha az ama daha uzun süreli etkili oldu.

Sanayi Fransa’da da Yirmili yıllarda büyümüştü. Ancak, Amerika’dan farklı olarak, Fransız sanayisinin motoru ihracattı. Sanayi ürünlerinin %30’u yurtdışına satılıyordu. Fransız sanayi üretimi ve yatırımları doruktaydı. İşsizlik söz konusu değildi. Sadece 190 bin kişinin işsizlik parası aldığı söyleniyordu. Fransızlar, mutlu ve gururluydular. İyimserliklerini, New York Borsasının çöküşü bile önleyemedi. Tardieu , 1930’da “artık refah politikaları uygulamanın zamanı geldi” mealinde nutuklar atıyordu. Ancak göz ardı ettiği önemli bir husus vardı: ihracatın artışında frankın rolü. İhracatı arttıran temel faktör Fransız frankının sürekli devalue ediliyor olmasıydı.

Hatta, Bir yoruma göre Fransa’nın ’29 Kriz’inden Almanya kadar etkilenmemiş olmasının nedeni, Fransız ekonomisinin dünya ekonomisinden tecrit edilmiş olmasıdır. Bu önemli bir nokta. Krizler çünkü dünya ekonomisine entegre olunduğu ölçüde bulaşıyor. Kendi yağı ile kavrulan bir üçüncü dünya ülkesiyseniz, meselâ, Rusya ya da Güney Asya krizinden etkilenmiyorsunuz. Ama sistemin bir parçasıysanız, bir yerde patlak veren bir buhran eninde sonunda sizi de etkiliyor. Fransa’nın durumunda dünya ekonomisinden “tecit” edilmişlik durumu, Fransız parasının değerinin altında işlem görüyor olmasının getirdiği tecritti. İhracat artıyordu ama frankın değerini düşürdükleri için, mallarını gerçek değerinden daha ucuza sattıkları için artıyordu. Sağlıklı bir ekonomik politika değildi. Buna karşın, ihracatın sürüyor olması çöküntüyü geciktirdi. Ne zamana kadar? Büyük Çöküntü Fransa’nın müşterilerini mal alamayacak duruma getirinceye kadar.

Nitekim, 1929-1932 arasındaki üç yıl içinde ihracat, yarı yarıyadan da fazla düştü. 52 milyar franktan, 20 milyar franka. Metallürji ve tekstil, ihracata doğrudan bağımlı sanayilerdi, dış pazarlardaki daralmadan ve fiyat düşüşlerinden en büyük zararı onlar gördüler. Makinalarını yenileyemeyecek hale geldiler. Çöküş, tüm ekonomiye bu sektörlerden yayıldı.

Kağıt, kauçuk, petrol arıtımı, elektrik gibi uluslararası rekabetten korunan endüstriler durumlarını muhafaza ediyorlardı. Hükümetin üretimini doğrudan desteklediği şeker, gemi inşaatı, kömür sanayiine de pek bir şey olmadı. İşsizlik vahim boyutlara ulaşmadı. 1936’da, işsiz sayısı 1 milyon civarındaydı - toplam işgücünün sadece yüzde beşi. ABD ve Almanya’yla kıyaslandığında gerçekten de devede kulak. Öte yandan işsizliğin düşük olmasının bir nedeninin de baştaki hükümetin yarım-gün çalışmaya ağırlık vermesi olduğu söylenir. Bir hesaba göre yarım-gün çalışma, 1 milyon 300 bin kişinin “işşiz” sayılmasını önlemiştir. Öyle de olsa, Fransa, Büyük Krizi, GSMH’ nda %10’dan fazla olmayan bir düşüşle atlatır. Sanayi ve ticaretteki düşüş %20 ile kısıtlı kalır. Keza, hane tüketim seviyesi de yüzde 14’den fazla inmiş değildir.

İngiltere, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak Fransa’da kriz yönetiminin başarıyla sürdüren hükümet, Popüler Cephe hükümetidir. Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerin oluşturduğu Popüler Cephe hükümeti.

Oysa, gerek ekonomik problemler, gerekse Almanya ve İtalya’da güçlenen nazi ve faşistler, Fransa’da da bölünmelere neden olmuş, kanlı nümayişler birbirini kovalamıştı. Bu hengamede Sosyalist, Radikal ve Komünistlerin bir araya gelmeye başarmaları Fransa için büyük bir şanstı.

1936 seçimlerini kazanan Popüler Cephe, milliyetçi-muhafazakar ve şahin Tardieu’yü ekarte etti. Tardieu, siyasetten çekilmesiyle sosyalist kanat reformlara girişti. Bu reformların arasında arasında iş gününü haftada 40 saat ile sınırlamak, toplu sözleşme, ücretli tatil, kamulaştırma, ve Fransız Bankasının statüsünde değişiklik gibi önemli atılımlar var. İşçi ücretlerinin aynı seviyede tutulmuş olmasının talep daralmasını önlemek suretiyle Krizden çıkmaya yardımcı olduğu da söylenir. Söylenir diyorum, çünkü ekonomik analiz, yani neyin neye neden olduğunun çözümlemesi, geriden gelen bir iştir. Hadiseler olup bittikten sonra masaya yatırılır, adeta otopsi yapar gibi, neyin neye neden olduğu araştırılır, bir daha olmaması için tedbir alınmaya çalışılır.

Ancak, ekonomistler geçmiş hadiselerin sebepleri ve sonuçları hakkında fikir birliği içinde olacaklar diye de bir şey yoktur. Çoğu kez herkes ekonomik meselenin bir başka noktasında odaklaşır. Bir başka noktasını öne çeker. Bunun nedeni, ekonominin fen bilimleri gibi laboratuarlarda test edilen, kesin verilere dayanan bir bilim olmamasıdır. İki oksijen bir hidrojen atomu her defasında su yapar. Ama ekonomide, şu icraatı, şu icraatla birleştirirsek bu sonucu alırız şeklinde kesin bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü insan toplumları dinamik sistemlerdir. Dinamik sistemler de hiç beklemediğiniz unsurlar araya girer ve planlarınız işlemeyebilir.

1939’da Fransa’nın İngiltere ile birlikte Hitler'e karşı savaşa girmesini onaylayan da bu Birleşik Cephe hükümetidir. Maginot hattının gerçektenden geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Değilmiş. Almanya’nın yıldırım harekatı sonucunda kesin bir yenilgiye uğradılar.

Fransa aylar içinde boynunu büktü, 1940’da mütareke imzalamak zorunda kaldı. Ülke biri işgal altında olan, diğeri hür olmak üzere iki bölgeye ayrıldı. “Hür” denilen bölgede toplanan Fransız parlamentosu Birinci Dünya Savaşı kahramanlarından (MAREŞAL ANRİ PETE/N’e) Mareşal Henry Petain’e yeni bir rejimin kurulması için tam yetki verdi. Üçüncü Cumhuriyet’in sonu, yeni rejimin başlangıcı.

Fransa’nın resmi yeni rejimi: faşizmdi. Mareşal (PETE/N’İN) Petain’in faşizm yanlısı hükümetinin bir adı da Vichy Hükümeti. Vicht Hükümeti adını kurulduğu Vichy şehrinden alıyor, orta Fransa’da.

Fransa’nın faşist Vichy hükümetinden kurtulması Amerikalıların ve İngilizlerin sayesinde. Müttefikler, bu hükümeti tanımadıkları gibi, “hür” sayılan bölgeyi işgal ettiler. Petain hükümeti Almanya’ya sığındı. Almanya da işgal edince son buluyor.

Gelelim İtalya’ya. 1870 –1915 İtalya’nın da serpildiği yıllar. Mali işlerini yoluna koyduğu, idari yapılanmasını iyileştirdiği yıllar. Demiryolları gibi temel endüstriler bu yıllarda gelişiyor ve çoğu kez yabancı sermaye ile. İtalya, Bismarck Almanyası ve Franz Joseph Avusturyası ile ittifak halinde, ticari ilişkilerini geliştiriyor - her ne kadar sonunda piyasalarını işgal eden Alman malları karşında narin ulusal ekonomisini kurtarmak için korumacılık uygulamak zorunda kalsa da.

İtalya’nın geleneksel sorunu varsıl Kuzey, yoksul Güney sorunu. Tarım, genel olarak ülkenin güneyinde, endüstri Kuzey’de. Tarım, o yıllarda da başarılı değil. Dış piyasalarda tarım ürünlerinin fiyatlarının düşüyor olması, bir yandan da ağır sıtma ile mücadele eden İtalyan köylüsünü kötü etkiliyor. Çiftçiler, ağır vergiler altında bunalırken, endüstri işçileri siyasal olarak örgütleniyorlar, sendikalar güçleniyor.

Sendika hareketleri İtalya’da daha 1892’de Sosyalist Partinin kurulmasıyla sonuçlanıyor. Sosyalist Parti zamanla “Demokrat Parti”ye dönüşüyor. Böylece eski monarşistlerin, ve liberallerin, ve solcu cumhuriyetçilerin, ve reformistlerin yanı sıra sosyalistler de siyasi sahneye duhul ediyorlar. 1913’de İtalyan kadınları henüz oy veremiyorlar ama oy hakkı tüm reşit erkeklere tanınıyor.

Birinci Dünya Savaşının başında İtalya toplumsal istikrarı olan bir ülke görünümünde. Daha da önemlisi Avusturya ile olan ilişkileri soğuma yolunda. İtalya geleneksel müttefiklerini terk ediyor, Fransa ve İngiltere’nin yanında yer alıyor. Bu seçiminden karlı çıkıyor. Versailles antlaşmasının sonucunda ülkesine toprak katıyor.

Bu yıllar, aynı zamanda İtalya’da çok sayıda siyasi partinin kurulduğu yıllar. Demokratik Partinin yerine kurulan Popüler Parti, Sosyalist Partiden ayrılan ve ünlü Antonio Gramsci’nin başkanlığında kurulan İtalya Komünist Partisi ve tabii Benito Mussolini’nin Faci di Combattimento’su. “Combattimento” mücadele demek.

Mussolini, ateşli bir sosyalist demircinin oğlu. 1910’lu yıllarda devrimci Sosyalist Parti’nin başkanı. Hatta “Avanti” isimli bir de sosyalist gazete çıkarıyor. Fakat ne oluyorsa oluyor, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte, Mussolini aniden dönüyor, milliyetçi kesiliyor. Yetmiyor, müdahaleciler, yani emperyalizm taraftarları ile bir oluyor. Sosyalist Parti’den atılıyor. Fransa’dan aldığı para